menu_open Columnists
We use cookies to provide some features and experiences in QOSHE

More information  .  Close

Türkiye, İsrail’i vuran füzelere bakarak savaşın denklemini değiştirebilir

16 0
01.03.2026

İran’dan İsrail’e atılan füzelerin bir kısmının savunma sistemlerini aşarak hedeflere ulaşması askeri bilanço bakımından sınırlı görülebilir. Ancak meseleye yalnızca fiziki hasar üzerinden bakmak ortaya çıkan stratejik kırılmayı ıskalamak olur. Çünkü savaşlar sadece cephede değil, zihinlerde, algılarda ve kamuoylarının psikolojisinde de veriliyor.

Bugün açık bir gerçek var. İsrail, Amerika Birleşik Devletleri ile kurduğu askeri entegrasyon sayesinde bölgenin en yüksek teknolojili harp kapasitesine sahip aktörlerinden biri haline gelmiş durumda. Çok katmanlı hava savunma sistemleri, erken uyarı ağları, hassas güdümlü mühimmat kabiliyeti ve operasyonel hareket serbestisi onu klasik anlamda konvansiyonel bir savaşta son derece avantajlı kılıyor. Bölgedeki işbirlikçilerine özellikle vurgu yapmaya bile gerek yok. Bu tablo karşısında, ABD desteği sürdüğü müddetçe herhangi bir bölge ülkesinin İsrail’i kısa vadeli, doğrudan ve simetrik bir savaşta askeri olarak yenmesi gerçekçi görünmüyor.

Fakat savaş yalnızca simetrik kuvvet karşılaştırması değildir. Modern harp doktrini bize şunu söylüyor. Güçlü olan her zaman mutlak güvenlik içinde değildir. Yıpratma, maliyet artırma ve psikolojik eşik kırma çağdaş çatışmaların en kritik unsurlarıdır. Bu nedenle İsrail topraklarına düşen her füze, askeri etkisinden bağımsız olarak, stratejik algı düzeyinde ciddi bir anlam taşır. Çünkü İsrail’in güvenlik mimarisi yalnızca teknik bir savunma sistemi değil, aynı zamanda bir “yenilmezlik anlatısı” üzerine inşa edilmiştir. 1967’den bu yana oluşan askeri üstünlük imajı hem bölge ülkeleri üzerinde caydırıcı bir baskı üretmiş hem de İsrail toplumunda mutlak güvenlik algısını beslemiştir. Hava savunma şemsiyesinin zaman zaman aşılması ise bu algıda çatlak oluşturur. Çünkü burada mesele kaç binanın hasar gördüğü değil, “İsrail vurulabilir mi?” sorusunun cevabıdır.

Bir devletin yenilmezlik miti zedelenmeye başladığında, caydırıcılık doktrini de aşınır. Füzenin isabet oranı ya da yıkım seviyesi bir noktadan sonra ikinci planda kalır. Önemli olan karşı tarafın savunma geçirimsizliğine dair yerleşik kanaatin kırılmasıdır. Tel Aviv’de sirenlerin çalması, sığınakların dolması ve ekonomik hayatın sekteye uğraması, uzun vadeli bir yıpratma sürecinin işaretidir.

Türkiye’de meseleyi yalnızca İran karşıtlığı üzerinden okuyarak İran’ın attığı füzelerin Tel Aviv’de ve diğer şehirlerde oluşturduğu yıkımı küçümseyen ya da görmezden gelen bir yaklaşım ise stratejik bakımdan son derece yüzeyseldir. Devletler arası güç dengesi analiz edilirken duygusal reflekslerle hareket edilmez. İran’ı sevmek ya da sevmemek ayrı bir tartışmadır ya da İran ve Suriye’de işlediği suçlar üzerinden İsrail’in İran tarafından vurulabilir olduğu gerçeğini ideolojik körlükle inkâr etmek Türkiye’nin kendi güvenlik perspektifine zarar verir. Çünkü burada mesele İran’ın başarısı değil, İsrail’in savunma geçirimsizliğinin sorgulanabilir hale gelmesidir. Bu kırılmayı görmeyenler yarın Türkiye’nin karşı karşıya kalabileceği olası kriz senaryolarında da yanlış okuma yapacaktır.

Evet, dış politika hamasetle değil, soğukkanlı güç analiziyle yürütülür. Eğer bir füze savunma şemsiyesini aşmışsa, bunun anlamını doğru okumak gerekir. Aksi takdirde, ideolojik pozisyon uğruna stratejik gerçeği inkâr etmek gibi ciddi bir basiretsizlik ortaya çıkar. Trolleri geçerek bu tabloyu Türkiye açısından okumak gerekir. Türkiye ile İsrail arasında doğrudan bir savaş senaryosu bugün için gündemde olmayabilir. Ancak dış politika analizi, yalnızca bugünü değil, olası kriz ihtimallerini de hesaba katar. Eğer bir aktörün mutlak dokunulmazlığına dair algı kırılıyorsa, bu durum gelecekteki stratejik hesaplamaları doğrudan etkiler.

Türkiye, askeri kapasite bakımından bölgesel ölçekte ciddi bir güç projeksiyonuna sahip. Savunma sanayiinde artan yerli üretim oranı, insansız sistemler konusundaki tecrübe, hava savunma yatırımları ve operasyonel saha deneyimi Ankara’nın caydırıcılık parametrelerini güçlendirmiştir. Ancak caydırıcılık yalnızca kapasiteyle değil, karşı tarafın kırılganlıklarının bilinmesiyle de ilgilidir. İsrail’in vurulabilir olduğu gerçeği Türkiye açısından iki önemli sonucu beraberinde getirir. Birincisi, İsrail’in mutlak üstünlük algısının sorgulanabilir hale gelmesi bölgesel güç dengesinde tek taraflı psikolojik üstünlüğü zayıflatır. İkincisi, olası bir kriz durumunda İsrail iç kamuoyunun yüksek yoğunluklu tehdit karşısındaki hassasiyetinin hesaplara dahil edilmesini sağlar.

Stratejik gerçeklik şudur ki hiçbir devlet mutlak güvenlik içinde değildir. Eğer bir savunma mimarisi aşılabiliyorsa bu durum yalnızca askeri değil, siyasal ve toplumsal sonuçlar üretir. Sürekli alarm hali, ekonomik maliyet, yatırım ortamındaki belirsizlik ve kamuoyundaki güvenlik kaygısı, uzun vadede sert güç kapasitesini de etkiler. İsrail’e düşen her füze savaşın kaderini hemen değiştirmeyebilir. Ancak yenilmezlik mitini aşındıran her görüntü caydırıcılık denkleminde yeni bir eşik oluşturur. Modern savaşın en kritik boyutu, karşı tarafın zihinsel üstünlüğünü kırmaktır. Eğer bir aktör artık “dokunulmaz” değilse bölgesel denge yeniden yazılmaya başlar. Türkiye açısından mesele tam bu bence. Güç dengesi, yalnızca askeri envanterle değil algının yönetimiyle şekillenir. İsrail’in vurulabilir olduğunun görünür hale gelmesi bölgesel stratejik matematiğin sabitlerini sarsmaktadır. Bundan sonrası, yalnızca silahların değil, iradenin, psikolojinin ve uzun vadeli dayanıklılığın mücadelesi olacaktır.


© Milli Gazete