Çifte standardın sessiz kurbanları! Onlar için nara at, otizm ve Down sendromu için üç maymunu oyna!
Bu ülkede bir köpeğe zarar geldiğinde sosyal medya ayağa kalkıyor. Günlerce kampanyalar yapılıyor, etiketler açılıyor, meydanlarda sloganlar atılıyor. Vicdanlar kabarıyor.
Peki ya otizmli bir çocuk zarar gördüğünde?
Peki ya özel gereksinimli bir çocuk kaybolduğunda, istismar edildiğinde?
Aynı kalabalığı görebiliyor muyuz?
Sokak hayvanları için gösterilen duyarlılığı neden bu evlatlarımız için göstermiyorsunuz? Merhamet bölünmez. Ama insan sormadan edemiyor: Bu toplum kendi çocukları için neden aynı sesi çıkaramıyor?
Bir yanda sağlıklı doğmuş bebeğini çöp konteynerine bırakan annelerin haberleri…
Diğer yanda ise ömrünü özel gereksinimli evladına adamış anneler.
Sadece tek bir soruyla yaşayarak:
“Ben öldükten sonra çocuğum ne olacak?”
Otizmli bir çocuğun annesi olmak, bitmeyen bir nöbete benziyor.
“Biraz dinleneyim” deme lüksü yok.
Evladı için saçını süpürge eden bir anne Hediye Kutat anlatıyor: “Otizmin ilaçla değil eğitimle desteklenebileceğini öğrendiğim gün hayatım değişti. Mesleğimi bıraktım.”
Yasemin Beydağı Kubilay’ın annesi şöyle diyor: “Uzmanlar haftada 40 saat eğitim öneriyor. Biz ayda 8 saat alıyoruz.”
Bir çocuğun hayatı için 8 saat.
Devlet desteğinin 26 yaş sonrası kesilmesi ihtimali ailelerin yüreğine korku salıyor. Oysa bu çocuklar öğrendiklerini tekrar etmezlerse unutabiliyor.
Eğitim süreklilik ister. Yaş sınırı olmaz.
Şükran Ün Adana’dan İstanbul’a geldikten sonra altınlarını satmış oğlunun eğitimi için. Bir kilometrelik yolu öğretmek için bir yıl boyunca yürümüş.
Ama cümlesinin sonunda gözleri doluyor: “En büyük korkum benden sonrası.”
Bir dernek 286 özel gereksinimli çocuğa ücretsiz destek veriyor. Kurucusu Doç. Dr. Fazıl Zini şunu söylüyor: “Benim çocuğum yok; bizim çocuklarımız var.”
İşte olması gereken bakış bu.
Ama anneler çoğu zaman yalnız.
Hastane koridorlarında, rapor kuyruklarında, rehabilitasyon merkezlerinde…
Her hak için yeniden engelini ispat etmek zorundalar.
Oysa bu geçici bir durum değil.
Bu grip değil. Geçmiyor.
Şükran Ün, Yasemin Beydağı ve Hediye Kutat’ın şu cümleleri hala kulağımda çınlıyor:
“Bazen insan, çocuğuyla birlikte gitmeyi bile düşünüyor. Onu geride bırakmak istemiyorum.”
Çöp konteynerine sağlıklı bebeğini bırakan bir anneyle, ömrünü özel gereksinimli çocuğuna adayan anne arasındaki farkı görmek zorundayız.
Biri canından kaçıyor.
Diğeri canına siper oluyor.
Otizm bir günün meselesi değil.
Bir haftalık kampanya konusu hiç değil.
Bu çocukların sürekli eğitime, yaş sınırı olmayan desteğe, devlet güvenceli yaşam merkezlerine ihtiyacı var.
Annelerin ise sadece şuna: “Yalnız değilsin” denmesine.
Bu ülkede köpekler için nara atan kalabalıklar var.
Keşke aynı kalabalık, otizmli çocukların eğitimi kesilmesin diye de ayağa kalksa.
Keşke bir etiket çalışması da “26 yaş sınırı kaldırılsın” diye açılsa.
Keşke bir yürüyüş de “Bizden sonra çocuklarımız güvende olsun” diye yapılsa.
Merhamet seçerek olmaz.
Vicdan başlık beğenmez.
Ve unutmayalım: Bir annenin geceleri ettiği dua, bir ülkenin aynasıdır.
Eğer anneler “Allah’ım, canımı evladımla birlikte al” diye dua ediyorsa…
Orada hepimizin durup düşünmesi gerekir.
Vesselam… İşte Muhammet Binici’nin köşesinde ele aldığı konuya dair, kendisinin hazırlayıp sunduğu program:
https://youtu.be/0a2SP1GVNks
