Merhametin çekildiği yerde toplum dağılır
Toplumlar yalnızca hukuk metinleriyle, anayasal düzenlemelerle ya da ekonomik büyüklüklerle ayakta durmaz. Asıl belirleyici olan; güçlünün zayıfa nasıl davrandığı, imkân sahibinin muhtaç karşısında hangi ahlâkî eşiği koruduğu ve insanın insana karşı ne ölçüde vicdanlı kalabildiğidir. Merhametin çekildiği, adaletin araçsallaştığı, hakkın pazarlık konusu edildiği yerde toplum, görünürde ayakta kalsa bile içten içe çözülmeye başlar.
Bugün yaşadığımız toplumsal çözülme tam da bu noktada düğümlenmektedir. Zayıfın korunmadığı, mazlumun sesinin bastırıldığı, yoksulluğun ahlâkî bir sorun değil bireysel bir “başarısızlık” olarak sunulduğu bir toplumsal iklimdeyiz. Hâlbuki kadim irfanımız, Şeyh Sadi’den Mevlâna’ya, Akif’ten Nurettin Topçu’ya kadar, insanı insan yapan şeyin tam da bu eşiklerde ortaya çıktığını ısrarla hatırlatır: Düşküne nasıl davrandığın, seni kim olduğunla yüzleştirir.
Modern zamanların en büyük yanılgısı, ahlâkı bireysel bir tercih alanına, vicdanı ise sessiz bir iç sese indirgemesidir. Böylece toplumsal sorumluluk, kamusal adalet ve ortak iyilik fikri buharlaşır. Modern toplum “hak” kavramını hukuka, “adalet”i prosedüre, “merhamet”i ise hayırseverliğe indirgemiştir. Oysa İslâm düşüncesinde merhamet, adaletin ön şartıdır; hak ise güçle değil, ahlâkla korunur.
Bugün piyasaya hâkim olan zihniyet, “fırsatını bulursan al” ahlâkıdır. Krizler, yoksulluklar, çaresizlikler birer imkân alanı olarak görülür. Zor durumdaki kiracıdan fahiş kira isteyen ev sahibi, bilgisizliğinden yararlanılan müşteri, mecburiyeti istismar edilen işçi… Bunların hiçbiri münferit ahlâkî sapmalar değildir; bilakis toplumsal değerlerin çözülüşünün görünür sonuçlarıdır. Nitekim “ahlâkın çekildiği yerde........© Milli Gazete
