Savaşın Ateşi Bizim Cebimizi Yakıyor
Markette aynı ürüne birkaç hafta arayla yeniden zam geldiğini gördüğümüzde çoğumuz aynı soruyu soruyoruz: “Bu da mı arttı?” Haklı bir tepki. Etiketin üzerindeki yeni fiyat sadece marketin keyfiyle ortaya çıkmıyor. Bazen binlerce kilometre uzakta patlayan bir füze, Türkiye’deki nakliye faturasına yansıyor.
Oradan ekmeğe, süte, deterjana ve otobüs biletine kadar uzanan bir maliyet zinciri doğuyor.
ABD ve İsrail’in İran’la giriştiği savaşın Türkiye ekonomisine etkisi bu zincir üzerinden ilerledi. Türkiye çatışmanın tarafı olmasa da enerjiye, ara mala ve dış ticarete bağımlı bir ekonomi. Ortadoğu’da tansiyon yükseldiğinde ilk sarsıntı petrol fiyatında görülüyor. Ardından taşıma, sigorta ve hammadde maliyetleri artıyor. Son halka vatandaşın cebine dokunuyor.
Savaş öncesinde Brent petrolün varil fiyatı 70,89 dolar civarındaydı. Martta 103,13 dolara, nisanda 117,29 dolara çıktı. Sonraki aylarda gerilese de bir süre savaş öncesi düzeyin üzerinde kaldı. Petrol denince akla çoğu zaman benzin ve motorin geliyor. Oysa petrol tarımdan sanayiye kadar pek çok üretim sürecinin içinde. Gübrede, plastikte, ambalajda ve taşımacılıkta önemli maliyet kalemi. Bir kamyonun deposuna giren zam, raf fiyatına görünmez bir yük olarak ekleniyor.
Türkiye açısından tabloyu ağırlaştıran başka bir unsur daha var. Petrolü dolarla alıyoruz, üretim ve satışların büyük kısmı Türk lirasıyla yapılıyor. Petrol pahalanırken kur da yükselirse üretici aynı anda iki baskıyla karşılaşıyor. Savaş riski deniz taşımacılığında sigorta primlerini artırıyor. Bazı rotalar uzuyor, teslim süreleri bozuluyor, limanlarda bekleme süresi artıyor. Mal aynı mal, fakat onu........
