Mümtaz’er Türköne yazdı: Terör “şeysi” ve Suriye’deki gelişmeler
Suriye’deki son gelişmeler ışığında ivme kazanan yeni çözüm sürecini Mümtaz’er Türköne “Terör ‘şeysi’ ve Suriye’deki gelişmeler” başlıklı bu haftaki yazısında bütün açılımları ve olası engelleriyle ele alıyor. Türköne, ihtilafın aktörlerinin çıkarları doğrultusunda artık “metalaşmış” bir olguya dönüşen “terör” söyleminin hala kullanılıyor olmasını ise yeni sürecin doğum sancıları olarak niteliyor.
Suriye’den son günlerde gelen kötü haber Lazkiye ve Tartus’ta Nusayrî katliamına dönüşen kanlı olaylardı. İyi haber ise Şara ile Mazlum Abdi’nin el sıkışıp anlaşmasıydı. Elbette ikisi birbiriyle bağlantılı. İki gelişmenin arkasında Türkiye ve İran’ı teşhis edince taşlar yerli yerine oturuyor. Türkiye barıştan yana yapıcı bir rol üstleniyor, İran ise kaybettiği itibarının peşinde ortalığı kana buluyor. Şam yönetiminin Kürt bölgesini sisteme entegre etmesi anlamına gelen Şara-Abdi anlaşması, dördüncü maddede açıkça belirtildiği üzere ihtilaf konularını kökünden çözmüş. Üstelik bu anlaşma, Suriye’nin Akdeniz sahilinde İran’ın kışkırttığı ayaklanma teşebbüsüne bir cevap niteliğinde.
Sezgilerinizle içeriğini zenginleştirebileceğiniz bir gelecek hızla gözlerimiz önünde inşa ediliyor. Kürt siyaseti, neredeyse tam kadro tarihin barış ve refahtan yana olan tarafında kök salıyor. Bahçeli’nin ve Erdoğan’ın açıklamaları, Tuncer Bakırhan’ın cevabıyla geçen haftanın gündemi YPG’nin silah bırakmasıydı. Görüyorsunuz Şara ve Abdi, sorunu tereyağından çeker gibi tek bir hamlede neticeye bağlamış oldular. En önemlisi tehdit yok, baskı yok, pazarlık yok. Anlaşma maddelerinin ruhu, kader birliği etmiş bir halkın karşılıklı güven esası içinde ortak geleceğe dair irade beyanlarını yansıtıyor.
Sadece Suriye’de değil, Kürt coğrafyasının tamamında Kürtler enerjilerini medeni ve barışçı bir gelecek inşa edecek fırsatların peşine takmışlar. Adeta ortak bir akıl devrede. “Şu konuda yanlış yapıyorlar veya yaptılar” diyebileceğiniz tek bir ayrıntı bile yok. Şu Süreç adı verilen akışın tarafı olarak kusursuz ve eksiksiz bir sorumluluk sergiliyorlar.
Sorun devleti yönetenlerin ve söz sahibi siyasetçilerin kuşkularla, endişelerle dolu mesajlarında. Çoğu zaman sözler ve tutumlar maksadı aşıyor, havayı zehirliyor.
Şu “İç Cephe” edebiyatı mesela. Ne cephesi? Ülkemiz savaş alanı mı? Cephelerin, mevzilerin, hamasetin olduğu yerde “kardeşlik” dediğimiz kader birliği nasıl gerçekleşir? Hemen yanı başında zamanın ruhuna aykırı terör retoriğinin bıkkınlık veren klişeleri tekrarlanıyor.
Ön yargılardan, klişelerden, alışkanlıklardan vazgeçmemizi gerektiren bir dönemeci aşıyoruz.
En başta da terör hakkındaki basmakalıp yargıları ve bu kavram üzerine inşa edilen yöneten-yönetilen ilişkilerini gözden geçirmeliyiz.
Terör silahı kimin elinde olursa olsun, bir hükmetme tekniğidir. “Halk ya terörle, ya da erdemle yönetilir” diyordu, bu kavramı ilk defa icat eden Robespierre. İktidar rekabetinden bu aracı çekip çıkardığınız zaman, oyuncağını kaybetmiş çocuklar gibi perişan olan siyaset esnafının ve savaş ağalarının sudan çıkmış balık gibi nasıl kıvrandıklarını görebilirsiniz.
Terör siyasî bir meta. Baksanıza ne kadar rahat kullanılıyor:
Editörlerimizin derlediği öngörüler, analizler, Türkiye’yi ve dünyayı şekillendiren haberler, Medyascope’un e-bülteni Andaç‘la her gün mail kutunuzda.
Yıllardır terörle yatıp terörle kalkıyoruz.
“Terörsüz Türkiye”, şu yaşadığımız sürecin resmi adı.
Öcalan’ın çağrısından sonra bir terör örgütü olarak PKK’nın silah bırakmasını ve kendini feshetmesini bekliyoruz.
Terörün yerini kalıcı bir barışın almasını hep birlikte umut ediyoruz.
Kuzey Doğu Suriye’nin Şam yönetimine entegre olması, yüreğimize su serpiyor, terör endişesini azaltıyor.
Bu sefer terörün çirkin yüzünü, Suriye’nin Tartus ve Lazkiye şehirlerinde yakalıyoruz.
Bölgesel sorunlarımızın âkibeti bile terörün serencamına bağlı.
Her şey terörle açıklanıyor, hayatımızın, geleceğimizin merkezinde o duruyor.
Peki doğru mu? Akla ve tecrübeye uygun mu? Ne kadarı abartı, ne kadarı gerçek?
Algılarımızda, anladıklarımızda, dolayısıyla beklentilerimizde aksayan bir şeyler var. Çok kolay kabul ettiğimiz kalıplar iş görmüyor, durumlarla eşleşmiyor. Herkes kestirmeden alış-verişe girişti, ama yanlış giden şeylerin tepesinde “terör” kavramı üzerine inşa edilen kağıttan bir kale duruyor. Üstelik bu abartılar, karşılıklı anlaşmamızı, uzlaşmamızı engelliyor, kendisi başlı başına bir soruna dönüşüyor.
Ben buna “terör şeysi” adını veriyorum.
“Terör şeysi” dediğimi ciddiye almalısınız.
Konuştuğumuz şey terör değil, başka bir şey.
Terörün metalaşmış, şeyleşmiş hali.
Gelin şu terörün ontolojisi ile şu........
© Medyascope
