menu_open Columnists
We use cookies to provide some features and experiences in QOSHE

More information  .  Close

Dijital katedrallerden 360 derece evrenlere: Halina Rice ile söyleşi

21 0
25.03.2026

Son güncelleme: 25 Mart 2026 -

Dijital katedrallerden 360 derece evrenlere: Halina Rice ile söyleşi

25 Mart 2026 Çarşamba

İSTANBUL (Medyascope, Betül Memiş) – “Müziksiz bir hayat hata olurdu” diyen Nietzsche’ye göre müzik, hayatın trajik doğasına katlanmamızı sağlayan en güçlü araç… Dünyanın ve Türkiye’nin fanilik mesaisinde şerbetlenen ahvalimize bir nebze ilaç olur niyetine rotamızı, 10-11 Nisan’da 10. yaşını kutlayan Sónar Istanbul’a çeviriyoruz. Festivalin konuklarından, Londra merkezli Halina Rice ile müzik, görsellik ve teknolojinin kesişiminde konumlanan yaratım pratiği üzerine konuştuk.

“Amacım her zaman izleyiciyi günlük deneyimlerinin ötesine taşıyacak, sürükleyici/sarmalayıcı ve ilham verici bir evren sunmak” diyen Halina Rice, karmaşık ses manzaralarını dijital sanatın sınırlarını zorlayan görsellerle harmanlayarak çağdaş elektronik müzik sahnesinde kendine özgü bir yer edinen, son yılların dikkat çeken isimlerinden… 2020 yılında hayata geçirdiği, eleştirmenlerin “çığır açan” olarak tariflediği “New Worlds” projesiyle, her notasının kendine has bir görsel dünyayla eşleştiği benzersiz bir ekosistem yaratan Rice, o günden bu yana teknoloji ile sanatı duygusal bir derinlikle birleştirmeye devam ediyor.

Zorlu PSM’de “Satıcının Ölümü” tartışması: Bilet fiyatları ve sponsorluk eleştirileri

Görsel tasarımcı Freny Antony ile işbirliği yaparak sürükleyici (immersive) deneyimlerin öncü isimlerinden biri haline gelen Rice, son dönemde Target3D stüdyosu ve koreograf Anna Vargha ile birlikte imza attığı yeni çalışmasıyla sınırları bir kez daha zorluyor. En yeni “Gaussian Splat”i (360 derecelik dijital modelleme teknolojisi) kullanarak gerçekleştirilen bu çekimler, alışılmışın dışında bir görsel dil sunarak sanat festivallerinde büyük bir merak uyandırıyor. Özellikle yaratıcı kitlenin (Rice’ın söylemiyle) “Bunu nasıl yaptınız?” sorusuyla karşıladığı bu yenilikçi yaklaşım, Rice’ın teknolojiye duyduğu tutkuyu ve müziğini ulaştırmak istediği o ruhani noktayı temsil ediyor. 

Şimdi, Türkiye müzik ahalisi de bu performansın tanıklarından biri oluyor: Sónar Istanbul 2026 kapsamında sahalarımıza teşrif edecek isimlerden biri de Halina Rice. Ritim odaklı parçalardan derin ses manzaralarına uzanan geniş yelpazesiyle Rice, izleyiciyi sadece dinlemeye değil, bir parçası olmaya davet ettiği o “büyüleyici dünyayı” anlatıyor.

10-11 Nisan’da Zorlu Performans Sanatları Merkezi’nde gerçekleşecek Sónar Istanbul, 10. yıla özel bu edisyonunda çağdaş elektronik müziğin iki belirleyici gücünü de bir araya getiriyor. Programın merkezinde İsviçreli DJ, prodüktör Eric Sheridan Prydz ve Belçikalı DJ, plak yapımcısı Charlotte de Witte yer alıyor. 

“Kendimi bir tür ‘sanatsal kâşif’ gibi hissediyorum”

Bugüne kadar imza attığınız çalışmalara ve projelere bakıldığında, “Spheres”, “Terrain”, “Breaks”, “Sunken Suns”, “Elision”, “New Basis”, “Evolve” ve son olarak Ekim 2025’te dinleyiciyi selamlayan “Unreality”… Bu kronolojik akışta müziğinizin sürekli kabuk değiştirdiğini görüyoruz. Bugünden geçmişe baktığınızda, bu çalışmalar/projeler sizin için nasıl bir yaratıcı yolculuğu temsil ediyor? Arşivinizi açtığınızda karşınıza çıkan o bütünsel fotoğrafı nasıl tanımlarsınız?

Bu yayımların tümünü “New Worlds (Yeni Dünyalar)” projesinin bir parçası olarak görüyorum ve sanırım her biri müzikte, görsel dünyada ya da hatta yayımlama sürecinde bir tür keşfi temsil ediyor. Benim için evrim ve değişim önemli ve kucaklanması gereken temel kavramlar. Bu yüzden kendimi bir tür “sanatsal kâşif” gibi hissediyorum. Elbette tüm bu sürecin merkezinde, duygusal bir nitelik taşıyan müzik üretmeye dair süregelen, görünmez bir bağ var. Bunun dışında ise kendime sınırlar ya da kısıtlamalar koymayı hiçbir zaman tercih etmiyorum.

Bu yayımların tümünü “New Worlds (Yeni Dünyalar)” projesinin bir parçası olarak görüyorum ve sanırım her biri müzikte, görsel dünyada ya da hatta yayımlama sürecinde bir tür keşfi temsil ediyor. Benim için evrim ve değişim önemli ve kucaklanması gereken temel kavramlar. Bu yüzden kendimi bir tür “sanatsal kâşif” gibi hissediyorum. Elbette tüm bu sürecin merkezinde, duygusal bir nitelik taşıyan müzik üretmeye dair süregelen, görünmez bir bağ var. Bunun dışında ise kendime sınırlar ya da kısıtlamalar koymayı hiçbir zaman tercih etmiyorum.

Eleştirmenler sizi, elektronik dans müziğini görsel estetikle yeni biçimlere dönüştüren öncü bir hareketin figürü olarak tanımlıyor. Hatta şu tarif çok çarpıcı: “Dijital katedral atmosferi yaratıyor.” Peki, siz müziğinizi ve yarattığınız bu işitsel mabedi nasıl tarif ediyorsunuz?

Bence üretimlerim, en saf duyguları açığa çıkarabilmek adına formların dışına taşan, oldukça serbest ve kuralsız bir alandan doğuyor. Eğer o duyguyu müziğin içinde ben hissedebiliyorsam, bunun dinleyiciye de bir karşılık bulacağına inanıyorum. Bu, kelimelere veya tanımlara ihtiyaç duymayan bir tür iletişim biçimi, frekans paylaşımı. Belki de bir anlamda bu oldukça ruhani bir iletişim veya temas… googletag.cmd.push(function() { googletag.display('inline_ad'); });

Bence üretimlerim, en saf duyguları açığa çıkarabilmek adına formların dışına taşan, oldukça serbest ve kuralsız bir alandan doğuyor. Eğer o duyguyu müziğin içinde ben hissedebiliyorsam, bunun dinleyiciye de bir karşılık bulacağına inanıyorum. Bu, kelimelere veya tanımlara ihtiyaç duymayan bir tür iletişim biçimi, frekans paylaşımı. Belki de bir anlamda bu oldukça ruhani bir iletişim veya temas…

Müziğiniz, ruhani ses manzaralarından ritim odaklı IDM’ye kadar uzanan oldukça geniş ve melez bir alanı kapsıyor. Bu türsel çeşitlilik, bestelerinizdeki atmosferi nasıl şekillendiriyor? Algınızda veya çalışma pratiğinizde “ses, fiziksel mekân ve kompozisyon” arasındaki bağı, ilişkiyi nasıl kurguluyorsunuz?

Sadece müzik prodüktörlerinden değil, sesi dinleyiciyi etkilemek için bir palet gibi kullanılan enstelasyon çalışmaları yapan sanatçılardan da ilham alıyorum. Görsel-işitsel eserler yarattıkça, ses ile mekânın nasıl bir araya gelebileceği ya da nasıl diyalog kurabileceği üzerine daha derinlemesine düşünmeye başladım. Mümkün olduğunca eserin/çalışmanın, sesin dinleyiciyi 360 derece çevrelediği, aslında doğal bir işitme deneyimimize daha yakın, sürükleyici bir ortamda sunulmasını tercih ediyorum. Bu yaklaşım, tasarımcı Freny Antony ile geliştirdiğimiz görsellerle tamamlanıyor; burada müziğin duygusal kodlarını sinematik bir deneyime dönüştürmeye çalışıyoruz.

Sadece müzik prodüktörlerinden değil, sesi dinleyiciyi etkilemek için bir palet gibi kullanılan enstelasyon çalışmaları yapan sanatçılardan da ilham alıyorum. Görsel-işitsel eserler yarattıkça, ses ile mekânın nasıl bir araya gelebileceği ya da nasıl diyalog kurabileceği üzerine daha derinlemesine düşünmeye başladım. Mümkün olduğunca eserin/çalışmanın, sesin dinleyiciyi 360 derece çevrelediği, aslında doğal bir işitme deneyimimize daha yakın, sürükleyici bir ortamda sunulmasını tercih ediyorum. Bu yaklaşım, tasarımcı Freny Antony ile geliştirdiğimiz görsellerle tamamlanıyor; burada müziğin duygusal kodlarını sinematik bir deneyime dönüştürmeye çalışıyoruz.

Günümüzde müziğin artık sadece melodiler değil, tamamen işitsel karakter odaklı bir yaklaşıma evrildiğini görüyoruz. Hem bir dinleyici hem de üretici olarak bu eğilimi nasıl gözlemliyorsunuz? Kendi ses dokunuzda sizi özellikle cezbeden ya da işitmekten bilinçli olarak kaçındığınız sesler var mı?

Çalışmalarımda kullandığım seslerin çoğu foley’e, yani doğadan kaydedilen organik kaynaklara dayanıyor. Örneğin, buzun çatlaması, sonbaharda kuru yaprakların hışırtısı ya da bir kayanın düşüşü gibi sesler… Bu kayıtlar daha sonra katmanlar halinde defalarca işlenip başkalaştırılıyor; öyle ki gerçeklikle bağlarını korusalar da sonunda alışılmadık ve inorganik bir his uyandırıyorlar. Sesin küçük parçalarından (mikro fragmanlardan) oluşan çok sayıda katman kullanmak, yapıya kesinlikle “odyofil” bir cazibe katıyor. Eseri benzersiz, detaylı ve canlı kılan şey de aslında bu; o neredeyse fark edilmeyecek kadar küçük ses zerreciklerinin bir araya gelerek kurduğu bütün.

Çalışmalarımda kullandığım seslerin çoğu foley’e, yani doğadan kaydedilen organik kaynaklara dayanıyor. Örneğin, buzun çatlaması, sonbaharda kuru yaprakların hışırtısı ya da bir kayanın düşüşü gibi sesler… Bu kayıtlar daha sonra katmanlar halinde defalarca işlenip başkalaştırılıyor; öyle ki gerçeklikle bağlarını korusalar da sonunda alışılmadık ve inorganik bir his uyandırıyorlar. Sesin küçük parçalarından (mikro fragmanlardan) oluşan çok sayıda katman kullanmak, yapıya kesinlikle “odyofil” bir cazibe katıyor. Eseri benzersiz, detaylı ve canlı kılan şey de aslında bu; o neredeyse fark edilmeyecek kadar küçük ses zerreciklerinin bir araya gelerek kurduğu bütün.

“Sanal evrende bir gösteri inşa etmek”

Müzik ve görsel-işitsel sanat alanındaki yolculuğunuz klasik enstrümanlardan elektronik prodüksiyona kadar uzanıyor. Bu süreçte enstrümanla birlikte sanatsal bir dönüşüm de söz konusu… Eğer bu bir dönüşümse, bu geçişte sizin için belirleyici dönüm noktası ne oldu?

Klasik piyano eğitimi alarak büyüdüm ama aynı zamanda kardeşimin sahip olduğu ve benim de kurcalama fırsatı bulduğum geniş bir sentezleyici ve davul makinesi koleksiyonu vardı. Bu yüzden elektronik müzik prodüksiyonuna her zaman bir aşinalık hissettim. Gençlik yıllarımda daha çok indie müziğe yöneliyordum; ancak Jon Hopkins, Rival Consoles ve Lorn gibi isimlerin çalışmalarını duyduğumda; indie duyarlılığını ve o yoğun duygusallığı elektronik altyapıyla harmanlayan bir tür ifade alanı keşfettim. İşte o an, her şey zihnimde yerli yerine oturdu.

Klasik piyano eğitimi alarak büyüdüm ama aynı zamanda kardeşimin sahip olduğu ve benim de kurcalama fırsatı bulduğum geniş bir sentezleyici ve davul makinesi koleksiyonu vardı. Bu yüzden elektronik müzik prodüksiyonuna her zaman bir aşinalık hissettim. Gençlik yıllarımda daha çok indie müziğe yöneliyordum; ancak Jon Hopkins, Rival Consoles ve Lorn gibi isimlerin çalışmalarını duyduğumda; indie duyarlılığını ve o yoğun duygusallığı elektronik altyapıyla harmanlayan bir tür ifade alanı keşfettim. İşte o an, her şey zihnimde yerli yerine oturdu.

Performanslarınızda sesi alışıldık stereo (sağ-sol) düzlemin dışına çıkarıp üç boyutlu bir........

© Medyascope