Ercan Jan Aktaş yazdı: PKK’de paradigma değişimi ve barışın siyaseti
Son güncelleme: 1 Ağustos 2026 -
Ercan Jan Aktaş yazdı: PKK’de paradigma değişimi ve barışın siyaseti
1 Ağustos 2026 Cumartesi
Tercih edilen kaynak olarak ekle
Bu metin, Kuzey İrlanda, Bask Bölgesi ve Güney Afrika örneklerinden hareketle, kalıcı barışın askerî üstünlükten değil, karşılıklı tanınma, diyalog ve müzakere süreçlerinden doğduğu ortaya konulmaktadır. Bu çerçevede makale, günümüzde barış sürecine yöneltilen eleştirilerin yalnızca güncel siyasal gelişmeler bağlamında değil, değişen paradigma ve çatışma çözümü anlayışı ekseninde değerlendirilmesi gerektiğini savunmaktadır.
Yaşamın diyalektiği ve siyasal bilginin dönüşümü
Toplumsal ve siyasal bilginin temel kaynağı, yaşamın kendisi ve onun sürekli değişen dinamikleridir. Siyasal partiler, toplumsal hareketler ve çeşitli örgütlenmeler, içinde bulundukları tarihsel ve toplumsal koşulları analiz ederek programlarını, stratejilerini ve mücadele biçimlerini şekillendirirler. Bu anlamda hiçbir siyasal program, toplumsal gerçeklikten bağımsız, değişmez ve mutlak bir metin değildir.
Aksine programlar, belirli bir dönemin güç ilişkilerini, ideolojik yönelimlerini ve tarihsel ihtiyaçlarını yansıtan canlı siyasal belgelerdir. Ancak asıl sınavlarını teorik düzlemde değil, pratik yaşamın içinde verirler. Çünkü toplumsal yaşam durağan değil; sürekli dönüşen, yeni çelişkiler ve yeni imkânlar üreten dinamik bir süreçtir. Bu nedenle teori ile pratik arasındaki ilişki tek yönlü değil, diyalektik bir karakter taşır. Yaşam değiştikçe bilgi yeniden üretilir; bilgi değiştikçe siyasal programlar da kendilerini gözden geçirmek, yenilemek ve dönüştürmek durumunda kalır.
Kürdistan İşçi Partisi (PKK) de bu tarihsel diyalektiğin en dikkat çekici örneklerinden birini oluşturur. 1970’li yılların küresel siyasal atmosferi içinde, ulusal kurtuluş mücadeleleri ile Marksist-Leninist ideolojinin belirleyici etkisi altında şekillenen PKK, Kürt halkının özgürlük mücadelesini dönemin hâkim devrim paradigması doğrultusunda bağımsız bir ulus-devlet hedefi üzerinden tanımladı.
1978 yılında gerçekleştirilen kuruluş kongresinde kabul edilen Kürdistan Devriminin Yolu manifestosu, Ortadoğu’nun devletsiz en büyük halkı olarak tanımlanan Kürtlerin kendi kaderini tayin hakkını bağımsız bir Kürdistan perspektifiyle formüle ediyordu. Bu yaklaşım yalnızca PKK’ye özgü bir tercih değil; aynı dönemde Asya, Afrika ve Latin Amerika’daki pek çok ulusal kurtuluş hareketinin benimsediği devlet merkezli sosyalist paradigma ile de uyumluydu. Dolayısıyla PKK’nin ilk dönem stratejisini anlamak, onu yalnızca örgütsel tercihleri üzerinden değil, içinde doğduğu tarihsel ve ideolojik bağlam üzerinden değerlendirmeyi gerektirir.
Ancak sosyalist blokun kendi içinde çökmesiyle iki kutuplu bir dünyada bilgi de, bilginin kaynağı da hızlı bir değişim sürecine girdi. Sovyet Sosyalist Cumhuriyetler Birliği (SSCB), Mihail Gorbaçov’un 1980’lerin ortalarında başlattığı “Glasnost” (açıklık) ve “Perestroyka” (yeniden yapılanma) reformlarının ekonomik krizi önleyememesi sonucunda 25 Aralık 1991’de resmen yıkıldı ve topraklarında 15 bağımsız devlet kuruldu. Dünyanın yeni patronları tarafından kapitalizmin zaferi olarak sunulan bu süreçte sosyalist, marksist yapı ve partilerin hemen hemen tamamı büyük bir karmaşa içinde buldular kendilerini.
PKK, geçmişe, verili programına takılmadan, bölgede ve dünyada olan bu hızlı değişimleri doğru bir şekilde okumaya çalıştı. Gazeteci Mehmet Ali Birand’ın 1988’de, daha SSCB dağılmadan Beka’da Abdullah Öcalan ile gerçekleştirdiği röportajda bizler Öcalan’ın radikal bir değişim sürecinde olduğunu görmekteyiz. Birand-Öcalan mülakatını Türkiye’nin çatışma çözümü tarihindeki “pre-negotiation” (ön müzakere) ve muhatap arayışı safhasının ana basamaklarından ilki olarak yorumlamak mümkündür.
Öcalan burada çok açık bir şekilde, yani bundan 38 yıl önce, PKK’nin ulusun kaderini tayin hakkını bağımsızlık üzerinden formüle edip, silahlı mücadeleyle bağımsız Kürdistan hedefiyle mücadele içindeyken, askeri ve siyasal bir güç olarak kendisinin yok sayılamayacağını, Türk devletinin ve hükümetlerinin kendisini muhatap alması durumunda sorunun çözülebileceğini belirtmiştir. Mücadelenin silahlı bir boyuta ulaştığını, ancak sorunun askeri yöntemlerle değil, ancak kendisiyle yapılacak siyasi bir diyalog ve müzakere ile çözülebileceğini savunmuştur. Bunun pratik gereği olarak da ilk tek taraflı ateşkes, silahlı mücadeleye başlamasından 9 yıl sonra 20 Mart 1993 tarihinde ilan edildi.
Kısa süreli ateşkesten sonra şiddet yeniden başladı. Ancak Abdullah Öcalan değişime dair kararlı adımlar atmaya devam ediyordu. Öcalan tarafından bir “Reform Kongresi” olarak nitelendirilen PKK’nin 5. Kongresi Doğu Bloku’nun ve Sovyet sosyalizminin çözülüşünün ardından örgütün gerçekleştirdiği ilk büyük kongre oldu. 8-27 Ocak 1995 tarihleri arasında gerçekleştirdiği 5. Kongre’de genel başkanlık sistemine geçişle birlikte parti bayrağında/ambleminde değişikliğe gitti. Daha sonraki süreçlerde ve yapılan çeşitli yeniden yapılandırma kongrelerinde de (2002-2008 yılları arası KADEK ve KONGRA-GEL süreçleri dahil) sembol ve amblem düzenlemeleri yapılmıştır.
Abdullah Öcalan’ın 1990’lı yıllardan itibaren Türkiye-PKK çatışmasının sona erdirilmesine ve Kürt sorununun demokratik ve barışçıl yöntemlerle çözümüne yönelik geliştirdiği perspektif; tek taraflı ateşkesler, siyasal diyalog çağrıları, İmralı görüşmeleri ve örgütsel dönüşüm adımları üzerinden ilerleyen uzun soluklu bir tarihsel çizgi oluşturdu. Aradan geçen otuz yılı aşkın süre, bu yaklaşımın anlık ya da konjonktürel bir siyasal tercih değil, giderek derinleşen stratejik bir paradigma değişikliğine dayandığını göstermektedir. Bu nedenle 1 Ekim 2024 tarihinde başlayan ve kamuoyunda yeni bir çözüm zemini olarak tartışılan süreci, önceki dönemlerden kopuk değil; yaklaşık otuz beş yıllık dönüşümün yeni bir halkası olarak değerlendirmek daha isabetli olacaktır.
Bu dönüşüm, barış çalışmalarında John Paul Lederach’ın geliştirdiği çatışmanın dönüşümü (conflict transformation) yaklaşımıyla da birlikte okunabilir. Lederach’a göre kalıcı barış, yalnızca silahlı çatışmanın sona ermesi değil; çatışmayı üreten siyasal, toplumsal ve kültürel ilişkilerin yeniden inşa edilmesini gerektirir. Bu açıdan bakıldığında, 1990’lı yıllardan itibaren geliştirilen ateşkesler, diyalog çağrıları ve demokratik siyaset vurgusu, yalnızca çatışmayı durdurmaya değil, çatışmanın niteliğini dönüştürmeye yönelik stratejik adımlar olarak değerlendirilebilir.
Barış karşıtları neye karşı?
Bütün gelişmelerin ışığında daha dikkat çekici olan ise, uzun yıllar boyunca Kürt meselesi üzerine çalışan, Kürt Özgürlük Hareketi’ne farklı düzeylerde yakın durmuş, katkı sunmuş kimi akademisyen, tarihçi ve gazetecilerin, başlangıçta eleştirel mesafeyle dile getirdikleri itirazların zamanla kendilerini “Kürt milliyetçisi” olarak tanımlayan çevrelerin kullandığı söylemle önemli ölçüde örtüşmeye başlamasıdır. Oysa bu tartışmaya dahil olan aktörlerin büyük çoğunluğu, dünyadaki çatışma çözümü deneyimlerini yakından bilen ve bu konuda yazan kişilerdir. Bu nedenle ortaya çıkan tablo, yalnızca siyasal bir görüş ayrılığını değil; çatışmaların nasıl sonlandığına ilişkin evrensel deneyim ile güncel siyasal refleks arasındaki çelişkiyi de görünür kılmaktadır.
Barış araştırmaları alanında yapılan çalışmalar, silahlı çatışmaların çözümünü yalnızca askerî güç dengeleri üzerinden açıklamanın yetersiz olduğunu göstermektedir. Roger Mac Ginty’nin de vurguladığı gibi çağdaş barış süreçleri, devletler ile silahlı aktörler arasındaki resmî müzakerelerin ötesinde, toplumsal meşruiyetin yeniden üretildiği çok katmanlı dönüşüm süreçleridir. Bu nedenle herhangi bir barış girişimini değerlendirirken yalnızca siyasal aktörlerin pozisyonlarına değil, toplumsal kabulün nasıl inşa edildiğine de bakmak gerekir. Bugün için Türkiye’de devlet tarafından özellikle eksik bırakılan alanların başında bu gelmektedir. Belki de bunu varlığını ayrıştırma, ayrıştırmadan kaynaklı ötekileştirme ve bu ötekileştirilenlere şiddet üzerinden kuran devlette beklemek yerine, toplumsal özgürlük ve eşitlik derdi olan kişi, yapı ve kurumlardan beklemeli.
Nitekim modern çatışma çözümü literatürüne konu olan hemen hiçbir örnek, silahlı mücadele yürüten taraflardan birinin mutlak askerî zaferiyle sonuçlanmamıştır.........
