menu_open Columnists
We use cookies to provide some features and experiences in QOSHE

More information  .  Close

İstanbul Sözleşmesi ve Din – Hande Ustamahmut Yazdı

25 0
17.03.2026

Din, evrensel oluşu ve heterojenliği nedeniyle kapsamlı ve yeterli bir tanımın yapılmasını zorlaştırmaktadır. Fakat Parsons’un yaklaşımı bağlamında bakıldığında din; deneysel olmayan, toplumsal değerleri muhafaza eden bir inanç sistemi olarak tanımlanmaktadır. Bu perspektiften bakıldığında dinin bilim, ideolojiler ve felsefeyle açık biçimde ayrıştığı görülmektedir.

Ancak din ile siyaset arasındaki ilişkiye bakıldığında bu ilişkinin tarih boyunca farklı biçimlerde tezahür ettiği görülmektedir. Modern devlet, toplumsal yapının sağlanmasından sorumlu olduğu için siyasi otoritenin meşruiyeti büyük ölçüde toplumsal düzenle bağlantılıdır. Din ise, bireyler üzerinde sosyolojik ve psikolojik etkileri ve toplumsal işlevleriyle devlet ve siyasetle sürekli bir etkileşim içindedir. Din-devlet ilişkisi yalnızca kurumsal açıdan değil, aynı zamanda bireylerin inanç ve tutumlarıyla da şekillenmekte; bu durum, siyasetin dinsel meşruiyet araçlarıyla iç içe geçmesine yol açmaktadır. Bu nedenle, siyaseti dinden tamamen bağımsız bir şekilde değerlendirmek, gerek tarihsel gerekse toplumsal açıdan gerçekçi bir yaklaşım değildir.

Bu bağlamda İstanbul Sözleşmesi gibi toplumsal cinsiyet eşitliğini temel alan uluslararası hukuki belgeler, din-siyaset ilişkilerinin önemli görüldüğü ülkelerde ahlaki, kültürel ve dini değerlerle çatışıp çatışmadığı yönüyle tartışılmaktadır. Abdurrahman Dilipak’a göre, İstanbul Sözleşmesi Allah’a karşı uygulanan bir komplodur. Ona göre yeni dünya düzeni ailesiz bir toplum yapısını hedeflemekte ve bu sözleşme, bireyi; inanç, ahlak ve kültürel normlardan soyutlanmış bir varlık olarak ele almaktadır. Dilipak, bu yaklaşımın transhümanist bir bakış açısını yansıttığını ileri sürmektedir. Ona göre, bu tür yaklaşımlar bireyi toplumun temel yapı taşları olan geleneksel ve dini bağlardan uzaklaştırmaktadır.

İlahiyatçı İhsan Şenocak İstanbul Sözleşmesi’nin mevcut kültürel normlara uymadığını ve sözleşmenin imzalanmasından sonra kadın cinayetlerinin arttığını belirtmektedir. Şenocak, gerçek sözleşmenin Allah’la olan sözleşme olduğunu vurgulayarak İslam’a göre yaşamanın doğru olduğunu ifade etmektedir.

Avukat Kezban Hatemi ise İstanbul Sözleşmesi’nin toplumun dini ve ahlaki değerlerine tehdit oluşturduğu yönündeki değerlendirmelerin gerçeği yansıtmadığını ifade etmektedir.

Hatemi’ye göre, sözleşmenin eşcinsel birliktelikleri Türk toplumuna empoze ettiği yönündeki kaygılar yersizdir. İstanbul Sözleşmesi, eşcinsel birlikteliklere evlilik hakkı tanımak amacıyla Türk hukuk sistemine dahil edilmemiştir. Sözleşmenin temel hedefi, kadınlara yönelik şiddet ile aile içi şiddeti önlemeye yönelik etkin bir hukuki zemin oluşturmaktır.

İstanbul Sözleşmesi’nin ortaya çıktığı bağlam, özellikle postmodern dönemde yaşanan kültürel ve sosyal dönüşümlerle yakından ilişkilidir. Günümüz toplumunda dini inançlar modernitenin temel ilkesi olan “insanoğlu tarihini yapar” anlayışıyla bütünleşmiş haldedir. Bu durum toplumda yaşanan sosyal dönüşümlerin bir sonucudur. Berger’e göre ise dinin etkisinin azalması Batı tarihine bakıldığında kilise ile devletin ayrılmasında ve sanat- edebiyat alanında kendini gösterirken kültürel ve düşünsel hayatı da etkisi altına almıştır. Bu dönüşüm günümüzde dinin kurumsal gücünün azalması neticesinde aile, evlilik ve kadın erkek ilişkilerinin de dini otoritelerden bağımsız değerlendirilmesine yol açmıştır. Diğer bir deyişle bireyler üzerinde dini otoritelerin gücünün azalması toplumsal değerlerde yozlaşmaların yaşandığını düşündürmektedir. Zira dini referanslardan bağımsız olarak oluşturulan İstanbul Sözleşmesi ve sözleşmenin temel aldığı toplumsal cinsiyet yaklaşımı, geleneksel ve dini değerlerle çelişmiş olarak görülmektedir. Ancak yaşanan bu değişimlerin temel nedenlerinden biri de küresel çapta yaşanan biyoteknolojik yeniliklerdir. Yapay zeka, siborg ve biyonik protez gibi teknoloji alanındaki gelişmeler pek çok hastalığa karşı tedavi imkânları sağlarken, öte yandan birçok problemi de beraberinde getirmiştir. Örneğin, 1955’te doğum kontrol haplarının icat edilmesiyle kadınlar doğurganlıklarını yönetebilmiştir. Bu dönüşüm feministler tarafından kadın hakları için önemli bir adım olarak görülmüştür. Ama söz konusu değişim, Giddens’ın “plastik cinsellik” olarak tanımladığı serbest cinselliğin önünü açmıştır. Zira üreme eyleminden bağımsız bir cinsellik, aile ve ilişki biçimlerini de değiştirmiştir.

Bugün nikahsız birliktelikler ve eşcinsel evliliklerin görünür olması İslami açıdan sorunlu görülmektedir. Küresel çapta bireyselliğin yükselmesi yalnızca kamusal kurumları değil, gündelik yaşamı da gelenekselliğin hakimiyetinden uzaklaştırmış ve ilişki biçimlerini dönüştürmüştür. Bu bağlamda İstanbul Sözleşmesi’nin dini normlardan bağımsız hak temelli bir yaklaşımı esas aldığı söylenebilir. Dolayısıyla bu durum dini değerlerin önemli olduğu toplumlarda, sözleşmenin hükümleriyle dini normlar arasında gerilimler yaratmıştır.

Uluslararası arenada İstanbul Sözleşmesi, kadına yönelik şiddetle mücadele kapsamında kabul gören en kapsamlı belgelerden biridir. Ancak sözleşmenin temel felsefesini oluşturan toplumsal cinsiyet kavramı, sözleşmeye karşı olanların büyük çoğunluğu tarafından aile yapısı ve toplumsal değerler açısından şiddetli bir biçimde eleştirilmiştir. Küresel ölçekte yaşanan dijitalleşme, bireyselleşme ve biyoteknolojik ilerlemelerle birlikte kadın hakları, eşcinsel hakları ve toplumsal cinsiyet eşitliği gibi kavramlar daha görünür hale gelmiş; bu durum ise İstanbul Sözleşmesi gibi hukuki metinlerin ideolojik bir araç olarak görülmesine yol açmıştır.

Sözleşmeye karşı olan Yusuf Kaplan ve Abdurrahman Dilipak gibi isimler, İstanbul Sözleşmesi’nin kadına yönelik şiddeti engelleme amacı dışında, toplumsal değerlere yönelik bir tehdit olduğunu; toplumsal cinsiyet kavramının cinsiyet rollerini dönüştürdüğünü belirtmektedirler. Bu eleştiriler cinsiyet değişimi ve transhümanizm gibi kavramlarla ilişkilendirmişlerdir. İhsan Şenocak ise sözleşmenin tpolumsal değerlerle çeliştiğini ve şiddeti azaltmak yerine artırdığını iddia ederek, İslami referanslara dayalı bir toplumsal düzeni savunmaktadır.

Diğer yandan sözleşmeyi savunan hukukçu Kezban Hatemi ve Gülsüm Kav gibi isimler, İstanbul Sözleşmesi’nin kadınları şiddetten korumada önemli bir uluslararası belge olduğunu ve eşcinsel evlilikleri meşrulaştırma gibi bir amacı bulunmadığını vurgulamaktadır.

Toplumsal cinsiyet eşitsizliğinin şiddetin kaynağı olduğunu belirten bu görüşler, sözleşmenin gerekliliğini kadınların güvenliği açısından önemli görmektedir. Dolayısıyla burada feminist bakış açısının aile kurumundan ziyade kadının bireysel haklarını öncelediği söylenebilir.

Sonuç olarak İstanbul Sözleşmesi, kadınların korunması ve toplumsal cinsiyet eşitliğinin sağlanması amacıyla hazırlanmış bir belge olmakla birlikte, postmodern dönemin değer çoğulculuğu içerisinde dini ve kültürel normlarla çatışan yönleriyle tartışmalı hale gelmiştir. Sözleşmede yer alan cinsel yönelim ifadesi dolaylı biçimde heteroseksüel olmayan kimliklerin de hukuki açıdan tanındığını ortaya koymaktadır. Dolayısıyla mevcut anlayışın toplumsal düzenin bir parçası olan hukuk metinlerine de sirayet ettiği görülmektedir. Bu nedenle İstanbul Sözleşmesi, yalnızca hukuki değil, aynı zamanda sosyolojik ve ideolojik bir tartışmanın merkezinde yer almaya devam etmektedir.


© Medya Siyaset