Bir emlak projesi olarak Gazze ve Ankara’nın bitmeyen çelişkileri
Dış politikada hamaset ile reelpolitik arasındaki makas açıldığında ortaya çıkan tablo genellikle trajikomik olur. Son günlerde “Gazze Barış Kurulu” etrafında kopartılan fırtınaya ve Ankara’nın bu masadaki konumuna tam da bu pencereden bakmak gerekiyor.
Öncelikle adını doğru koyalım: Karşımızda Birleşmiş Milletler (BM) şemsiyesinde yürütülen, uluslararası hukuka dayalı bir barış süreci yok. Karşımızda, “Ben emlakçıyım” diyen bir ABD Başkanı’nın, Gazze’yi önce yerle bir edip sonra oteller ve kumarhanelerle dolu bir “Orta Doğu Riviera’sına” dönüştürme vizyonu var. Bu yapı, devletlerarası bir örgüt olmaktan ziyade, ABD iç hukuku ile dış politika arasındaki gri alanda var olan “Trump markalı” hibrit bir siyasi kulüptür.
Bu vizyonun nihai amacı son derece nettir: Gazze’yi Filistin davasından tamamen koparmak, özerkleştirerek İsrail’in güvenlik mimarisine entegre etmek ve 1967 sınırlarına dayalı, başkenti Doğu Kudüs olan bağımsız Filistin devleti idealini tarihin çöplüğüne atmak. Bu, kelimenin tam anlamıyla orijinal Filistin davasına yönelik bir tasfiye sürecidir.
Avrupa’nın çatlağı ve BM’nin devre dışı bırakılması
Trump çizgisi, BM’yi “etkisiz ve bürokratik” olarak kodlayarak tamamen baypas eden alternatif bir sahne kuruyor. Nitekim Fransa, kurulun tüzüğünün BM kararlarıyla ve BM Şartı ile çeliştiğini belirterek bu masada yer almayı reddetti. Sadece Fransa değil; İngiltere, Almanya, İtalya, Kanada gibi Batılı müttefikler ve Vatikan da bu yapının meşruiyetini sorgulayarak ya daveti reddetti ya da sadece gözlemci statüsünde kalmayı tercih etti. Çin ise bu yapıyı doğrudan ABD’nin jeopolitik bir enstrümanı olarak okuyor. Sonuç olarak, ABD ve Trump, Gazze sonrası düzeni Avrupa’yı yanına almadan tasarlamaya soyunurken, uzun vadede NATO içi siyasi uyumu da zedeleyecek derin bir transatlantik çatlak görünürleşiyor.
Gazze’nin geleceği Gazze’siz konuşuluyor
Kurulun en çarpıcı yanlarından biri, Filistin tarafının kurumsal temsilinin net olmamasıdır. Filistinliler ana masada değil, sadece sahada, eski BM yetkilisi Nikolay Mladenov’un liderliğindeki Gazze İcra Komitesi’nin denetimi altında çalışan alt bir teknokratik yapıda (Gazze Yönetimi Ulusal Komitesi-NCAG) yer alabiliyor. Başında Ali Shaath’ın bulunduğu bu yapı, sadece günlük idareden sorumlu.
Filistin Yönetimi’nin bu duruma bakışı ise çaresizliğin itirafı niteliğinde. Mahmud Abbas’ın danışmanı Mahmud Al-Habbash’ın bu kurulu “Filistin liderliğinin hiçbir koşulda kabul etmediği geçici bir düzenleme” olarak tanımlayıp, mevcut savaş koşullarında bunu “ehvenişer” (kötünün iyisi) olarak gördüklerini açıklaması, “Gazze’nin geleceğinin Gazze’siz konuşulduğu” algısını acı bir gerçeğe dönüştürüyor. Sahadaki güvenliğin ise Endonezya, Fas, Kazakistan, Kosova ve Arnavutluk gibi ülkelerin asker göndereceği 20.000 kişilik bir “Uluslararası İstikrar Gücü” ile sağlanması planlanıyor.
Peki Türkiye bu denklemin neresinde?
Dışişleri Bakanı Hakan Fidan’ın, son toplantıda “Trump’ın gözünün içine baka baka iki devletli çözümü savunması” bir iç politika malzemesine dönüştürüldü. Oysa diplomasi masasında kimin gözüne nasıl baktığınızdan ziyade, o masanın kime ve neye hizmet ettiği önemlidir. Avrupa Birliği’nin bile topyekûn reddedip dışında kaldığı, uluslararası meşruiyeti olmayan bu “arazi geliştirme” projesinde yer almanın siyasi bir marifetmiş gibi sunulması, Ankara’nın klasik “içeriye başka, dışarıya başka” şapka takma alışkanlığının yeni bir tezahürüdür.
Gerçek şu ki; Ankara, “Gazze masasında Filistin’in haklarını savunuyoruz” retoriğinin arkasında, aslında Hamas’ın tasfiye edildiği ve Gazze’nin İsrail’e entegre edildiği bu yeni statükoya zımnen aracılık etmektedir. Elbette bu pragmatizmin altında yatan temel bir beklenti de var: Masanın dışında kalmayarak, bölgeye akacak yeniden inşa fonlarından ve devasa müteahhitlik projelerinden pay alabilmek. Ancak BM çizgisinden uzak, Trump’a aşırı bağımlı bu yapıda yer almak, Avrupa ile siyasi uyumu zedeleme ve Filistin kamuoyunda “yeni işgal düzeninin parçası” olarak algılanma risklerini de beraberinde getiriyor.
Öte yandan, İsrail’in “Nil’den Fırat’a” uzanan mitolojik sınırları üzerinden içeride yürütülen hamasi tartışmalar da sahadaki gerçekleri okumamızı engelliyor. İsrail’in bu sınırları fiilen işgal etmesine gerek yok; zira Suriye hava sahasını dilediği gibi kullanarak ve Kürecik gibi bölgesel radar üslerinin sağladığı güvenlik şemsiyesinden dolaylı ya da dolaysız faydalanarak bu coğrafyadaki operasyonel sınırlarını zaten çoktan çizmiş durumda.
Sonuç itibarıyla, dış politikada keskin “U dönüşlerine” alıştığımız bu dönemde, Gazze meselesi de bir kez daha iç siyasette bir propaganda aracı, dışarıda ise müteahhitlik ve pragmatizm odaklı bir pazarlık unsuru olmaktan öteye gidemiyor.
O, çoktan Trump’ın emlak broşürleri arasında kaybolmaya yüz tuttu bile.
Fotoğraf: Dışişleri Bakanlığı X hesabı
Medya Günlüğü sosyal medya hesapları:
