menu_open Columnists
We use cookies to provide some features and experiences in QOSHE

More information  .  Close

Değer Vitrini mi Devlet Ciddiyeti mi?

19 0
07.03.2026

Özge Öner, iktisat alanında kariyer yapan, akademik kariyerini yurt dışında sürdüren bir isim. Cambridge Üniversitesi’nde iktisat, şehir ekonomisi, göç, işgücü hareketliliği, bölgesel eşitsizlik ve ekonomik coğrafya başlıkları üzerine çalışmalar yapıyor. Kentlerin nasıl büyüdüğü, ekonomik fırsatların hangi bölgelerde yoğunlaştığı, göç hareketlerinin toplumsal yapıyı nasıl dönüştürdüğü, yerel kalkınmanın hangi dinamiklerle şekillendiği gibi konular araştırma alanının merkezinde yer alıyor. Akademik üretimi daha çok veri, kurumlar ve eşitsizlik ekseninde ilerliyor.

Çalışmaları; etnik yerleşim örüntülerinden girişimcilik coğrafyasına, siyasi tercihler ile ekonomik yapı arasındaki ilişkilere kadar uzanıyor. “İnsan gelişimi”, “fırsat eşitliği”, “kamusal hizmetlerin niteliği” gibi kavramlar metinlerinde sıkça karşımıza çıkıyor. Eğitim meselesine yaklaşımı da bu çerçeveden besleniyor: Kurum kalitesi, kamusal adalet, sistem tasarımı ve ekonomik sonuçlar üzerinden bir değerlendirme yapıyor. Bu arka plân, eğitim üzerine yazdığı metnin tonunu da belirler. Okulu yalnızca pedagojik bir alan olarak değil, aynı zamanda eşitsizliklerin üretildiği ya da azaltıldığı bir kurumsal zemin olarak ele alıyor. Sınav sistemi, kamu finansmanı, özel okul artışları, genç işsizliği, diplomayla istihdam arasındaki kopukluk gibi başlıklara yoğunlaşması bu nedenle tesadüf değil. Eğitim tartışmasını kültürel semboller üzerinden değil, sistemin maddi ve kurumsal işleyişi üzerinden okuma eğilimindedir Öner. Tam da bu yüzden Oksijen gazetesinin son sayısındaki (‘Eğitimde AslolanMesele, sayı: 268- 27 Şubat – 5 Mart 2026, sayfa:24) yazısında değer tartışması ile nitelik tartışmasını karşı karşıya getiriyor; kamusal eğitimin tarafsızlığı vurgusunu öne çıkarırken devletin kurumsal sorumluluğunu merkeze alıyor. Akademik zemininden beslenen bu yaklaşım, Türkiye’de eğitim tartışmasının hangi eksende yürütülmesi gerektiğine dair güçlü bir çerçeve sunuyor. Ne var ki bu çerçevenin Türkiye’nin tarihsel, kültürel ve toplumsal dokusuyla kurduğu mesafe ayrı bir tartışmayı da beraberinde getiriyor. Şimdi bu yazıya yoğunlaşalım…

Tarafsızlık Sözü Kime Güvence Kime Yük

Özge Öner’in, ‘Eğitimde Aslolan Mesele’ başlıklı yazısı, iki ayrı kulvarda ilerlemektedir. Bir yanda Ramazan etkinlikleri üzerinden yürüyen laiklik tartışmasına “okul ne işe yarar?” sorusuyla müdahale ederken, diğer yanda eğitim krizini somut başlıklarla masaya yatırıyor: veliden istenen temizlik listeleri, hijyen sorunu, özel okul maliyetleri, sınav sistemindeki istikrarsızlık, üniversite itibarı, diploma–istihdam kopuşu, genç işsizlik, umutsuzluk.

Şu gerçeği teslim edeyim öncelikle; Eğitim sisteminin kanayan yerlerini görme konusunda isabetli tespitler var Özge Öner’in. Tuvalet kâğıdını veliden isteyen bir sistem değer dersi veremez. Sınav takvimini her yıl değiştiren bir düzen çocuklara istikrar telkin edemez. Diploması olup iş bulamayan bir gençliğe nutuk atılamaz. Devlet ciddiyeti zayıfladığında “nitelikli eğitim” iddiası lafta kalır. Bu taraf güçlü fakat sorun başka yer/lerde başlıyor.

Yazının değer aktarımına yaklaşımı, Türkiye’nin toplumsal gerçekliğini ıskalayan bir mesafeyi ele veriyor. Okulun yalnızca teknik bilgi üreten nötr bir alan olduğu varsayımı bu topraklara uymaz. Bu ülkede okul matematik öğretir, fizik öğretir; aynı zamanda dil öğretir, tarih öğretir, aidiyet öğretir, sorumluluk öğretir. Bayrağın anlamını, şehidin hatırasını, kul hakkının ne olduğunu, merhametin ne işe yaradığını taşıyan yerlerden biridir haddizatında okul.

Değer aktarımını “kimlik tahkimatı riski” gibi kodlamak, dindar çoğunluğun eğitim hassasiyetini küçümsemek olur. Sanki dindar ailelerin talebi iman üretim bantları kurmakmış gibi bir hava seziliyor. Oysa talep edilen şey mekanik bir inanç üretimi değil; şahsiyet terbiyesi, edep, çalışkanlık, vatan fikri, emek ahlakı, adalet duygusu. Bunlar bu toplumun mayasıdır. Bu mayayı kamusal alandan dışlama girişimi toplum mühendisliğidir.

Evet, kamusal tarafsızlık söylemi kulağa hoş geliyor, lâkin ülkemiz pratiğinde bu tarafsızlık çoğu zaman seküler orta sınıf normunun görünmez iktidarına dönüştüğü de net bir hakikattir. İnanç görünmez kılınıyor, değer kamusal alandan geri çekiliyor, din evin içine sıkıştırılıyor. Bu yaklaşım güven üretmez; tersine, kamusal eğitime olan inancı zedeler. Güven sarsıldığında aile özel okula yönelir, kurs ekonomisi büyür, eşitsizlik derinleşir. Sonra piyasa baskısı eleştirilir. Kısır döngü böyle oluşur.

“Dinî pratik evde zaten vardı, okulda öğrenmeye gerek yoktu” yaklaşımı ülkemizin tamamını temsil etmez. Her çocuk güçlü bir aile eğitimine doğmayabilir. 

Aile yapısı çözülüyor, ekran kültürü evin içine sızıyor, değer dili parçalanıyor. Okulun değer boyutunu sterilize etmek boşluk üretir. O boşluk ya piyasaya kalır ya ideolojik çevrelere ya da dijital çukura.

Öte yandan değer vurgusunu öne sürüp sistemin beton sorunlarını görmezden gelen anlayış da sorunludur benim nazarımda. Devlet temizlik sağlayamıyorsa, sınıflar kalabalıksa, öğretmen yalnız bırakılıyorsa, sınav sistemi yapboza dönmüşse, gençler diplomayla işsizlik kuyruğuna giriyorsa ortada ciddi bir çürüme var demektir. Bu çürümenin üstünü kültür savaşı başlıklarıyla örtmek de başka bir savrulma olmayacak mıdır?

Asıl mesele şudur: Değerle nitelik birbirinin alternatifi değildir. Yüksek akademik standart ile milli kültür omurgası aynı çatı altında kurulabilir. Hem matematikte dünya ortalamasını yakalamak hem de karakterli nesil yetiştirmek mümkündür. Hem üniversite özgürlüğünü savunmak hem de toplumsal aidiyeti güçlendirmek mümkündür. Bu dengeyi kurmak yerine, değer alanını potansiyel tehdit gibi görmek zihinsel bir tek yönlülüktür, dogmadır, ideolojik saplantıdır. Doğrusunu söylemek gerekirse bu toprağın insanı bu zaviyedeki yaklaşımlara, sebep ve niyetlerine, arzularına alışıktır.

Türkiye’nin ihtiyacı slogan değil; omurgadır. Devlet ciddiyetidir. Öğretmenin itibarıdır. Sınav istikrarıdır. Hijyenin velinin omzuna yıkılmadığı bir sistemdir. Mesleki eğitimin hor görülmediği bir düzenidir. Diploma ile istihdam arasındaki bağın yeniden kurulmasıdır. Gençliğin umutla ayağa kalkmasıdır.

Eğitim meselesini kültürel rövanş alanı görmek iyiniyetli bir bakış değildir. Bu ülkenin değerlerini kamusal alandan silmeye çalışan her yaklaşım nasıl sorunluysa, değer söylemiyle kurumsal çöküşü gizleyen yaklaşımlar da sorunludur. 

Gerçek nitelik, adalet duygusunu güçlendiren sistemle gelir. Gerçek tarafsızlık, çoğunluğun inancını bastırmakla değil, herkese güven veren bir denge kurmakla sağlanır.

Okul nötr bir laboratuvar değildir. Okul milletin hafızasının ve geleceğinin kesiştiği yerdir. Bu gerçeği görmeden yazılan her eğitim metni eksik kalmaya mahkûmdur.


© Maarifin Sesi