Kör Nokta
ABD-İsrail ortaklığının İran’a yönelik saldırısı sonrası dünya siyasetinde iki dikkat çekici sahne ortaya çıktı. Bir yanda, Oval Ofis’te bir grup Evanjelik din adamının, devlet başkanı Donald Trump için dua ederek onun omuzlarına ellerini koyduğu bir ritüel; diğer yanda ise İran’ın merhum dini lideri Ali Hameney’in (diğer devlet ve hükümet yöneticilerinin) ölüm tehlikesi karşısında sığınağa gitmeyi reddettiğine dair tavrı. Bu iki sahne, farklı medeniyet havzalarına ait görünse de aslında ortak bir hakikati açığa çıkarır: Modern siyaset, çoğu zaman sanıldığı gibi bütünüyle seküler değil; aksine derinlerinde güçlü dinî, metafizik ve kültürel saiklerbarındırmaya devam ediyor.
Ne var ki Türkiye’de bazı çevrelerin bu iki olayı değerlendirme biçimi dikkat çekici bir çelişki barındırdı. Buçevreler, Oval Ofis’te yapılan duayı “çağdışı bir gösteri” veya “akıl dışı bir ayin” olarak nitelendirirken; İran liderinin (ve diğer yöneticlerin) ölüm ihtimali karşısında sığınağa gitmemesini ise “devlet adamlığıyla bağdaşmayan irrasyonel bir davranış” olarak değerlendirdi. Görünürde iki ayrı eleştiri gibi duran bu yaklaşım, aslında tek bir düşünsel zemine dayanıyor: siyaseti dinî anlam dünyalarından arındırılmış, bütünüyle seküler bir akıl alanı olarak tahayyül etmek.
Oysa modern siyaset teorisi ve din sosyolojisi bile bu varsayımın oldukça problemli olduğunu uzun zamandır göstermektedir. Nitekim modern devletlerin büyük çoğunluğunda din, doğrudan ya da dolaylı biçimde siyasal davranışları belirlemeye, en azından etkilemeye, devam etmektedir. İnsan ve toplum davranışının hakiki analizini yapmada kadim gerçek, onun beslendiği anlam evrenini kavramaktır. Buna göre Evanjelik Hristiyan geleneğinde lider için dua etmek, Tanrı’dan hikmet ve rehberlik talep etmenin bir ifadesidir. Şii siyasal kültüründe ise ölüm karşısında geri çekilmeme tavrı çoğu zaman Kerbelâ Olayı ve Şehadet fikriyle ilişkilidir. Bu iki davranış biçimi, kendi kültürel ve teolojik bağlamları içinde değerlendirildiğinde gayet anlaşılabilir bir durum olur.
Bir eylemi açıklamadan önce o eylemin aktörler açısından hangi manayı taşıdığını kavramadan, öne sürülen dinî saikleri“irrasyonel” diyerek dışlamak, aslında tam da bu anlama çabasını ortadan kaldırmak demektir. Böyle bir yaklaşım, analitik bir çözümleme değil; epistemolojik bir indirgeme üretir.
Türkiye’deki bazı aydınların tavrı tam da bu noktada sorunlu hale gelmektedir. Çünkü bu eleştiriler, dinî saikleri analiz edip,bunların kültürel ve dini bağlamını anlamak yerine onları doğrudan modern aklın karşısında konumlandırmaktadır. Böylece siyasal gerçekliğin önemli bir boyutu göz ardı edilmektedir. Çünkü günümüz dünyasında din, hâlâ güçlü bir meşruiyet kaynağı ve siyasal mobilizasyonın ana aracıdır. Amerika’da Evanjelik hareketlerin siyaset üzerindeki etkisi, İran’da Şii mezhebinin devlet yapısını şekillendirmesi veya Hindistan’da Hindu milliyetçiliğinin yükselişi bu gerçeğin farklı tezahürleridir. Bu bağlamda din, modern siyasetin dışına itilmiş bir kalıntı değil; onunla iç içe geçmiş bir kurucu unsurdur.
Ne var ki Türkiye’deki bazı çevreler, modernleşme sürecinin ürettiği seküler paradigmayı sorgulamadan içselleştirmiş görünmektedir. Bu durum, eleştirel düşünceden ziyade zihinsel bir adaptasyonu ifade eder. Batı düşüncesinde ortaya çıkan sekülerleşme tezi, Türkiye’de çoğu zaman tarihsel ve kültürel bağlamı tartışılmadan benimsenmiş; böylece din, kamusal hayatın anlaşılması gereken bir unsuru olmaktan çıkarılarak geri kalmışlığın veya irrasyonelliğin sembolü haline getirilmiştir. Buna kimi muhafazakar çevreler de dâhildir.
Bu zihinsel adaptasyon, zamanla daha ileri bir noktaya evrilmiştir. Başlangıçta “çağdaşlaşma” ve “modernleşme” kavramlarıyla ifade edilen Batılılaşma süreci, bazı çevrelerde dinî veya İslami referanslara karşı mesafeli bir tutum üretmekle kalmamış; yer yer açık bir din karşıtlığına dönüşmüştür. Böylece modernleşme, eleştirel bir düşünce projesi olmaktan ziyade, kültürel bir taklit ve zihinsel bir yabancılaşma biçimi halini almıştır.
Oysa gerçek entelektüel tavır, Batı’nın ürettiği kavramları sorgusuzca benimsemek değil; onları kendi tarihsel ve kültürel bağlamımız içinde yeniden düşünmektir. SekülerleşmeBatı’nın tarihsel tecrübesinin bir ürünüdür; fakat bu tecrübenin evrensel ve zorunlu bir model olduğu iddiası ciddi biçimde tartışmalıdır. Dolayısıyla Türkiye’deki aydınların görevi, dini dışlayan bir modernlik anlayışını tekrar etmek değil; dinin, kültürün ve siyasetin birbirini nasıl şekillendirdiğini daha derinlikli bir biçimde analiz etmektir.
