menu_open Columnists
We use cookies to provide some features and experiences in QOSHE

More information  .  Close

Ahmet Rasim’in İstanbul’u

15 0
22.03.2026

Bazı yazarlar yaşadıkları devri büyük olaylarla anlatırken bazıları ise gündelik hayatın içinden konuşur. Ahmet Rasim ikinci gruptandır. Onun Şehir Mektupları’nı bugün okurken karşımıza çıkan şey yalnızca eski İstanbul değildir. Aynı zamanda şehrin kokusu, sesi, yaşamın nasıl pahalandığı, insanların nasıl eğlendiği gibi detaylar yazılarına sızar. Rasim’in satırlarında tarih, nutuklarda değil, sokakta dolaşır. Bu yüzden Şehir Mektupları, edebiyat metninden çok gündelik hayat arşividir. Eski günlerin hatırlandığı bu bayram haftasına denk gelen yazıma onu konu etmek istedim.

Pahalılık: Değişen asırlar, benzer yakınmalar

Ahmet Rasim’in dikkatini çeken meselelerden biri, hiç şaşırtıcı olmayacak biçimde, hayat pahalılığıdır. Ekmek fiyatlarındaki artışı anlatırken bunu sadece ekonomik bir veri gibi sunmaz, toplumsal hayatın içine yerleştirir. Yaklaşımı ironiktir. Bir yerde şöyle yazar: “Ekmek fiyatı yalnız şehrimizde yükselmemiştir. Paris’te ve mahall-i sairede (diğer yerlerde) dahi terakki etmiştir.” Ardından kalemi kara mizaha kaçar: “Et pahalanınca ekmeği çok yiyip etten kesmeli, ekmek pahalanınca bol sebze ile idare-i maslahat edivermelidir.”

Bu satırlarda hem ince bir mizah hem de halkın gündelik çaresizliği görülür. Ancak Rasim’in asıl dikkat çektiği nokta, pahalılığın şehir esnafı üzerindeki etkisidir. Lokantacıların, bakkalların, ekmek porsiyonlarının küçülmesini, fiyatların nasıl fırsata çevrildiğini uzun uzun anlatır. Yani mesele sadece enflasyon değildir, aynı zamanda ticari ahlakıdır. Bu dalgalanmadan kimin zarar görüp kimin kazanç sağladığını, halkın zor durumunu kimin lehine çevirdiğini görür. Zira pahalılık herkesin cebine aynı ölçüde dokunmaz. Ekmek fiyatındaki artış, dar gelirli için doğrudan sofrasındaki eksilme anlamına gelirken, esnafın bir kısmı için yeni bir fırsat alanına dönüşebilir. Lokantada küçülen porsiyon, bakkalda incelen tartı, müşteriye sessizce yansıtılan zamlar… Rasim, tam da bu zinciri görünür kılar. Böylece ekonomik sıkıntının, şehir hayatında nasıl bir ahlak sınavına dönüştüğünü açığa çıkarır. Yoksul için geçim derdi büyürken, fırsatçı için kriz çoğu zaman yeni bir kazanç kapısı olur. Rasim’in metinlerinde bu yüzden yalnız yoksulluk değil, yoksulluğun etrafında oluşan küçük çıkar düzenleri de teşhir edilir.

Savaş: Uzak cephelerden şehre düşen haberler

Şehir Mektupları’nda yalnızca mahalle hayatı değil, dünya siyaseti de vardır. Ama Ahmet Rasim savaşı, devlet adamlarının yüksek diliyle değil, şehir insanının gözüyle anlatır. 1898 İspanya-Amerika Savaşı üzerine yazdıkları bunun en dikkat çekici örneklerinden biridir. “Muharebe iki taraf birbirini anlamadığı çıkar” derken meselenin özünü sade bir cümleyle koyduktan sonra sözü telgraflara, ajans haberlerine ve bunların şehirde uyandırdığı meraka getirir. Burada dikkat çekici olan, Rasim’in kendisini yalnızca yorumcu değil, haber akışını izleyen bir şehir mektupçusu olarak da konumlandırmasıdır. “Şehir mektupçusu sıfatıyla Ajans Röyter’e abone yazıldım” diyerek bu uzak coğrafya savaşını İstanbul’un gündelik koşturmasına yedirir. Telgraflar, gazeteler, kahvehaneler ve kulaktan kulağa dolaşan yorumlar, uzak bir cepheyi şehrin zihnine taşır.

Rasim’in asıl gücü ise bu siyasi ilgiyi resmi bir ciddiyet içinde dondurmamasıdır. Bir yanda diplomatik ifadeleri aktarır, öte yanda savaşın gerçek yüzünü gündelik dile çeker. Hatta yer yer alaya kaçıp “Amerikalılar tuhaftır vesselam!” diyerek savaş etrafında oluşan tuhaflıkları da kayda geçirir. Böylece savaş, yalnız devletler arasında geçen bir olay olmaktan çıkarak şehirde konuşulan, merak edilen ve bazen de hafifçe alaya alınan bir gündelik mesele haline gelir.

Gündelik hayatın kaybolan nezaketi

Ahmet Rasim’in en güçlü olduğu yer, hiç kuşkusuz gündelik hayatın ayrıntılarıdır. Büyük tarih anlatılarının atlayacağı küçücük bir sahneyi alır ve onu bir şehir portresine dönüştürür. Galatasaray’dan Şişli’ye doğru giderken kılavuz beygirlere dair anlattığı sahne bunlardan biridir. Anlatısında araba bir yerde durur. Arabacı telaş içindedir. Öndeki kılavuz beygirler duraklamıştır. Mesele sonra anlaşılır. Oradaki evlerden birinde hasta vardır ve içerideki hasta yoldan gelen gürültüden rahatsız olmasın diye sokağa saman dökülmüştür. Fakat “biçare beygirler eğilip bir lokma almadan geçmezler.”

Bu küçücük gözlem, eski İstanbul’un yalnızca maddi hayatını değil, inceliklerini de gösterir. Bir hastayı rahatsız etmemek için sokağa saman serilmesi, bugün neredeyse hayal edilmesi güç bir kamusal dikkat biçimidir. Ne var ki Rasim bunu duygusallaştırmaz. Hemen işin komik tarafını da bulur. Atların yere serilen samanı yemeye başlamasıyla şehir hayatı yine kendine has absürtlüğünü üretir. Böylece hayatın şefkati ve komedisi aynı paragrafa yansır.

Deniz hamamları, belediye ve kamusal öfke

Ahmet Rasim’in İstanbul’u yalnızca güzelliğin, zarafetin ve semt hafızasının şehri değil, şikayetin, aksaklığın ve kamusal öfkenin de şehridir. Deniz hamamlarına dair satırları bunu açıkça gösterir. “Galiba bu sene Marmara’nın sularında büyük bir tenakus husûle gelmiş olmalı ki deniz hamamlarının fiyatı iki kat fırlamış” derken, yalnızca artan ücretleri kayda geçmez, bu artışın yarattığı toplumsal huzursuzluğu da hissettirir. Üstelik şikayeti giriş ücretleriyle sınırlı değildir: “Hamam derûnunda içilen kahve de kırk paraya çıkmış! Bu hamamcı değil soyucu!” diyerek gündelik hayattaki fırsatçılığı yine gözler önüne serer.

Ne var ki burada mesele yalnızca artan fiyatlar değildir. Rasim, deniz hamamları etrafında kamusal hizmetin bozulmasını, belediyenin yetersizliğini ve şehir hayatındaki düzensizliği de görünür kılar. Böylece eski İstanbul, nostaljik bir kartpostal olmaktan çıkararak pahalılaşan, kirlenen, aksayan ve buna rağmen yaşanmaya devam eden gerçek bir şehre dönüşür.

Semtlerin kokusu: Çiçeklerle hatırlanan şehir

Ahmet Rasim’in dilinde şehir kalabalık ve gürültüden ibaret değildir, kokular ve çiçekler üzerinden semtlerin birbirinden ayrılan ruhuyla da kurulur. Şişli’deki bir gazinodan söz ederken “Bülbüldere’sinden gül, Tatavla’dan sümbül, Yenişehir’den menekşe, Çiçekçi Sokağı’ndan karanfil…” diyerek bir anda eski İstanbul’un çiçek haritasını önümüze serer. Bu sıralama, yalnızca estetik bir süs olmayıp aynı zamanda şehrin duyular aracılığıyla hafızaya dönüşme biçimidir. Böylece İstanbul, harita üzerindeki bir yerleşim olmaktan çıkarak yaşayan ve hissedilen bir hafıza coğrafyasına dönüşür.

Günümüzün kaosundan kaçıp eski İstanbul’un çiçek kokularıyla bayramınızı kutlarım. Dilerim bu, savaşın kol gezdiği son bayram olur.


© Kısa Dalga