Şimşek Yönetiminin İstikrar Arayışları: Sıcak Para Aracılığıyla Dezenflasyon, Yine, Yeniden
Şimşek Yönetiminin İstikrar Arayışları: Sıcak Para Aracılığıyla Dezenflasyon, Yine, Yeniden
Şimşek yönetiminde AKP idaresi enflasyon ile mücadelede ana politika aracı olarak ulusal faizlerin yüksek, döviz kuru aşınma oranının (devalüasyonun) düşük tutulmasına dayandırmaktadır. Ortodoks istikrar programlarının en önemli unsuru olan bu politika bileşenin bedeli Türkiye’de sanayisizleşme ve kronik işsizlik / enformelleşme / güvencesiz istihdam olarak gerçekleşmektedir.
Türkiye neredeyse yarım yüzyıldır enflasyon ile mücadele ediyor. 1980’ler / 1990’lar boyunca P-60 patikasında seyretmekte olan enflasyon, 2001 krizi sonrasında ortodoks iktisadi kamp ve medya tarafından “yapısal reform” diye adlandırılan bir dizi politika ve konjonktürel gelişme sonrasında yüzde 10’a kadar gerilemiş; ancak ne var ki Cumhurbaşkanlığı Hükümet Sisteminin dağınık ve rastgele politikaları sonrasında 2021’den başlayarak yeniden alışageldiğimiz Pler bandına yerleşmiş idi.
2023 Haziran’ında AKP ekonomi yönetimi Mehmet Şimşek’e emanet edildi. Bakan Şimşek’in ilk duyurusu “rasyonel politikalara geri dönüş” oldu. Yani, istikrar için faizin yükseltilmesini ve mali harcamalarda daralmayı içerek “sıkı para, sıkı maliye, sıkı kredi, … sıkı her şey” politikalarının uygulanmaya başlaması.
Kulağa (özellikle yerli ve uluslararası sermaye çevrelerinin kulaklarına) çok hoş gelen bu sihirli sözcükler aslında Türkiye’de ne ilk kez ne de yeni biçimlerde ifade ediliyordu. Özlenen “yeni Türkiye”, hepimizin bildiği üzere, özü itibariyle AKP’nin ilk 6 yılını içeren “Lale Devri’nin” ön koşullarıydı. Ne var ki 2020’lerin gerçekleri AKP ve küresel/yerli finans şebekesinin beklentileriyle uyum sağlamaktan artık çok uzaktaydı.
AKP’nin Sınıfsal Tercihleri ve Beklentileri
Önce kısa bir tarihçe, hatırlamak üzere: AKP’nin ilk yılları küresel ekonominin yeni bir büyüme evresine denk geldi. Amerika Birleşik Devletleri, özellikle Çin ve diğer Asya ülkeleriyle olan ticaretinde 2009’da meydana gelen küresel finansal krizin temelini oluşturan önemli bir açığa sahipti. Bu açığı, ABD doları ve finansal varlıklar ihraç ederek karşılayabildi. Küresel mali piyasaların ucuz ve bol likiditeye boğulduğu bu dönemde AKP, uluslararası iş bölümünde Türkiye’ye biçilen çevre ekonomisinin kurallarına bağlı kalarak ve yüksek reel faiz uygulayarak yurtdışından para çekmeyi başardı. Sıcak para akımları ve özelleştirme rantlarına dayanan ucuz döviz ve ucuz borçlanma olanakları sayesinde, Türkiye 2009 öncesinde Lale Devri’ni andıran bir sanal genişleme yaşadı. Küreselleşen kapitalizmin Türkiye’yi kendi yasalarına tabi kılma planı da AKP tarafından yürütüldü. Yerli ve uluslararası sermaye, özellikle finans sermayesi, AKP’nin kuruluşundan beri en gözde olan sınıfsal kesim idi.
AKP ekonomi idaresi, aslında 1980’lerden başlayarak kurgulanan ve 1989 sermaye hareketlerinin serbest dolaşımını sağlayan 32 sayılı kararla derinleştirilen ve 1998’de IMF’yle yapılan Yakın İzleme Anlaşması (Staff Monitoring Program) ile perçinlenen neoliberal yapılanma sürecinin 2000’li yıllardaki yeni düzenleyici ve yürütücüsü rolünü üstlenmiş idi. Nitekim, söz konusu döneme ilişkin olarak Bağımsız Sosyal Bilimciler grubu, 2006’da yayımladığı IMF Gözetiminde On Uzun Yıl, 1998-2008: Farklı Hükûmetler, Tek Siyaset başlıklı raporunda şu değerIendirmeleri paylaşmaktaydı:
“AKP hükümeti, kuşkusuz, neoliberalizmle Siyasi İslam’ın düşünce değerlerini bağdaştırmaya çalışan ilk hükümet değildir. Yakın tarihimizde 1983-ANAP ve 1950 sonrası Menderes iktidarları da, benzer şekilde, İslami düşünceye dayalı siyaset geleneğini neoliberal ortodoksluk ile birleştirme çabası içerisinde olmuşlardır. Bir yandan kendi sınıfsal........
