menu_open Columnists
We use cookies to provide some features and experiences in QOSHE

More information  .  Close

Dünya böyle giderse bir gün hepimiz siyasal Müslüman olacağız

368 0
21.03.2026

Her bayram sabahı olduğu gibi bu bayram sabahı da yine pek çok vesileyle Yahya Kemal’in Süleymaniye’de Bir Bayram Sabahı şiiri karşımıza çıktı.

Sadece bu şiir için her bayram sabahı İstanbul’un en kalabalık camisi Süleymaniye oluyor. Şiir caminin girişindeki levhada sergileniyor. Klasik hatlar dışında herhalde bir camiye girebilen tek şiir Yahya Kemal’e ait.

Bunun kadar meşhur olmasa da Yahya Kemal’in başyapıtlarından biri de bir iftar şiiri: Atik Valde’den İnen Sokak’ta.

Yahya Kemal bu şiiri 1934 yılında bir Ramazan günü tam iftar saatinde Üsküdar Valide Atik semtinin ara sokaklarında dolaşırken yazmıştı:

“Tenhâ sokakta kaldım oruçsuz ve neş'esiz.

Yurdun bu iftarından uzak kalmanın gamı

Hadsiz yaşattı rûhuma bir gurbet akşamı.

Bir tek düşünce oldu tesellî bu derdime;

Az çok ferahladım ve dedim kendi kendime:

"Onlardan ayrılış bana her an üzüntüdür;

Madem ki böyle duygularım kaldı, çok şükür."

Yahya Kemal’in burukluğunun sebebi iftar vakti oruç tutmamasıydı.

Süleymaniye’de Bir Bayram Sabahı şiirinin şairi oruç tutmadığını şiirle anlatacak kadar dini pratiklerden uzaktı.

Ama mutsuzluğunun sebebi bir farzı eda edememek ya da cehennem korkusu değildi.

Milletinin ortak kültüründen uzakta kalmış olmaktı.

Zaten Yahya Kemal’i Süleymaniye’de bir bayram sabahı heyecanlandıran da okunan dualar değildi, yine milletin birliği, tarihi, ortak ruhuydu:

“Ulu mâbedde karıştım vatanın birliğine.Çok şükür Allaha, gördüm, bu saatlerde yineYaşayanlarla beraber bulunan ervâhı.Doludur gönlüm ışıklarla bu bayram sabahı.”

Yahya Kemal, Ahmet Handi Tanpınar, Peyami Safa hatta daha sonra Nurettin Topçu, Cemil Meriç muhafazakar düşüncenin öncü isimleri olarak bilinirler.

Ama çoğunun bugün muhafazakarlıktan anlaşılan bir dindar pratiği yoktu.

Dinin kamusal hayattan çekildiği, devletin sert laiklik uygulamalarıyla din, dini kültür, tarih ve Osmanlı’ya mesafe koyduğu bir zamanın entelektüelleriydiler.

Bazıları bu radikalizme karşı bir refleks olarak, bazıları kültürü korumak için üzerine kapanma şeklinde bir muhafazakarlıkla İslam’ı bir kimlik ve kültür olarak benimsemişlerdi ama İslam’ı bir din olarak yaşamaya mesafeli bir hayatları olmuştu.

Hatta Tanpınar, “gericilik”e 27 Mayıs’a destek olacak kadar tepkiliydi.

Ama kitaplarında ve edebiyatlarında görünür olan bu “kültürel Müslümanlığın” adını koymamışlar, onu teorize etmemişlerdi.

Son yıllarda Batı entelektüel hayatında bunun adı konuldu: “kültürel Hristiyanlık.”

Bu pozisyon, klasik anlamda Hristiyan imanına tam bağlanmadan, Hristiyanlığın bir medeniyet, ahlak, sembol, aidiyet ve toplumsal düzen kaynağı olarak savunulması anlamına geliyor.

Kültürel Hristiyan için mesele dinin ilahiyat kısmı değil, esas vurgu, Hristiyanlığın Batı uygarlığını kurmuş olması, insan onuru, vicdan, merhamet, eşitlik ve fedakârlık gibi değerlerin tarihsel zeminini sağlaması ve seküler çağın ürettiği boşluk karşısında bir anlam ve düzen dili sunması.

Başka bir deyişle kültürel Hristiyanlık, Hristiyanlığın içeriğini değil çoğu zaman etkisini sahipleniyor.

Bu eğilimin Batı’da son yıllarda bu kadar görünür hale gelmesinin birkaç nedeni var.

İlk olarak, sekülerleşme Batı’da yalnızca dini geriletmedi; aynı zamanda anlam, aidiyet ve kutsallık duygusunu da aşındırdı.

İkinci olarak, göç, kimlik siyaseti, aşırı bireycilik ve kültür savaşları karşısında birçok muhafazakâr entelektüel Hristiyanlığı yalnızca bir inanç değil, çözülen topluma karşı bir medeniyet omurgası olarak........

© Karar