Dünya bir yutkunma…
Temmuz ayının ortaları mıydı? Yoksa Ağustos’un hemen başı mı? Öyle veya böyle sıcak bir ısırgan otu misali yakıyor değdiği her şeyi. Güneş ilk elde şafakla gülümser gibi yapıyor, gecenin nemini kısa sürede anızların sert ağzından çekiyor sonra da ateşten şalını serip saltanat ediyor. Kim dayanabilir ki onun emirlerine? Gölgelikler olmasa umut denilen şey de buhar olup uçacak. Köpekler buldukları ilk köşede akşamın gelmesini umuyorlar. Fakat hayat fakat insanlar karınca yuvası benzeri çalışıyorlar buna rağmen. Durmak, dinlenmek denilen şey kasların hafızasından bile silinmiş. Birileri duracak olsa yukarıda, gökte billur bir fanus varmışçasına kayacak, şangır şungur yere düşüp kırılacak. Belki bu havaya, Temmuz sıcağına karşı koymanın tek yolu çalışmak. Haydi, daha, biraz gayret, bitecek, oluyor, şu tarafı da halledelim, bu bostana da su salalım, hamur ekşimesin yoğuralım, ekin kavrulmasın işleyelim diye diye koyuluyorlar hayata. Fakat güneş yegane hükümdarıdır olup bitenin. Ne saatin tik takına aldırır ne ardıç kuşunun gagasında taşıdığı tohuma bakar o. Ramazan başlamıştır çoktan. Neredeyse herkes oruçludur. Çocuklar bile hevesle, kaçak köçek, sahur denilen gece şöleninin bir parçası olmuşlar, tekne orucu, paşa orucu, kuş orucu sözcükleri altında koşturup durmaktalar.
Yine başlamıştır bir fırının içine girer çıkar gibi günlük hayat dalgası. Bağlar, bahçeler, yollar, kuyu başları, ağaç dipleri, dağ etekleri, yayla obaları ses ve insan kaynamaktadır. Kadınlar bir ip misali ekin tarlasının başına koyulmuşlar, geri bağladıkları işlemeli baş örtüleri, kulaklarından sarkan altın küpeleri, ellerinde oraklar ekin işlemeye koyulmuşlardır çoktan. Arada içlerinden birisi yanık türküden şen havaya geçmiş diğerlerini güldürmüştür.........
