menu_open Columnists
We use cookies to provide some features and experiences in QOSHE

More information  .  Close

Aynı Yaranın Kabuğuyuz

16 0
11.04.2026

HAYATI filmleri aratmayacak cinstendi. Yetmişine basmıştı ama güle oynaya değil…

Çile üstüne çile, azap üstüne azap, kahır üstüne kahır… Bir çerçi esnafının elinde taşıdığı sandığının katmanlarından daha çoktu yaşamının üst üste binen zorlukları. İçi de yine onun bölümlerinden daha fazla.

Sonunda rıza göstermişti elbette olana bitene. Zira kendi elinde olan bir şey değildi.

EVİNDE ilk çocukluk yıllarını geçirip baba dediği zalim kişi meğerse dayısıymış. Küçük ve çelimsizliğine aldırış etmeden ne kadar zorlu iş varsa oraya sürüyordu. Bunları itirazsız yapması kâfi gelmiyordu. Baba rolündeki zalim dayı muhakkak bir eksik ve gedik bulup azarı basıyordu.

Çocuk suçluluk duygusu içinde yetersizliğini kabul ettiğinden cevap veremiyordu. Dayı için bu bile şiddete sebep oluyordu. Dayak yemediği bir gün bile yoktu.

Ana olarak bildiği kadın da kocasından geri kalmıyordu. Yaptırılan işleri göz ardı edip “Niye kirlisin, pasaklısın” diyerek bir deste ağır sözü ondan da duyuyordu. Ensesinden tutup yıkamak için leğene oturturken bile orasını burasını sıktığından vücudunda morarmalar oluyor hatta bunlar bazan yaraya bile dönüşüyordu.

ERGENLİĞE ayak basacağı zaman aile yakınları ortaya çıkmıştı.

Gönlünü çelmek için hediyelerle gelmiş ve kendilerince bazı şirinlikler yapmışlardı. Bu şoke olma durumu sebebiyle evden kaçıp saklanmak istemişse de bulup getirmişlerdi. Sahip çıkmak istediklerini dile getirerek almak istediklerinde yaşadığı ailenin kendi anne ve babası olmadığını, doğum sırasında vefat eden annesinin menfaatçi kardeşi olduğunu öğrenmişti.

Amcasının bugüne kadar ne sebeple ortaya çıkmadığı, arayıp sormadığı muammaydı. Durumu öğrendiğinde yaşadığı hüsranla başa çıkmaya çalışırken tarifsiz acıların içine yuvarlanırken “Sahip çıkılma” duygusundan az biraz mutlu olmuştu. Fakat cevaplanması gereken soruların altından da kalkamıyordu.

Istırap çektirme hususunda sınır tanımayan dayı ve yenge birdenbire merhametli hâmiye dönüşmüşler ve vermemek için direniyorlardı. İçeriden yükselen seslere kulak kesildiğinde duyduklarına inanamadı.

“Biz onu el bebek gül bebek büyüttük. Anne babalık yaptık. Yemeyip yedirdik, içmeyip içirdik. Bu yaşa kadar koruyup kolladık. Sahip çıktık. Adam ettik. Şimdi bir işin ucundan tutabilecek yaşa geldiğinde mi aklınıza geldi?” diyorlardı. Oysa durum hiç öyle değildi. Hatta tam tersiydi.

Amcası “Yeğenimizi size bırakmayız” diyerek büyük gürültü çıkarmış ve sesler yükselmeye başlamıştı. Kendisini içeri atarak “Amcamlarla gideceğim” demişti daha güzel yaşayabilme umuduyla.

YAŞADIĞI yer değişmişti ancak durum değişmemişti. Tartışma sırasında duyduklarının hiçbiri hayata geçmemişti. Yine zulüm yine kahır…

Artık ergenliğin verdiği cesaret ve değişimin getirdiği farklılıkla itiraz edebiliyor bazı taleplere kafa tutabiliyordu. Geri dönmesinden korktuklarından arada bir geri vites yapıyorlardı.

Birkaç sene sonra bir komşu çocuğuyla kendilerini yakın bir kasabaya atmış ve orada biriket atölyesinde çalışmaya başlamış ve elleri az bile olsa para görmeye başlamıştı. Çimento torbalarını üst üste koyup yatak gibi kullanıyor, her gün melemen yiyerek tasarruf ediyorlardı.

Derken askerlik gelip çattı. Karamürsel’de vatani görevini yaparken çarşı izinlerinde uğradıkları çay ocağı sahibi “Mahmut Emmi” kendisini sevmişti. Bir defasında diğer arkadaşlarından ayırarak “Oğlum çarşı pazar dolaş gel, benim işim var ocağı idare et” dediğinde memnuniyetle kabul edip yardımda bulunmuştu. İşine hile katmayan bu delikanlının çalışma disiplinini sevmişti. Üstelik kendisinden daha çok hasılat da yapmıştı. O da buna göre davranmış ve hatırı sayılır bir yevmiye vermişti. Sonraki haftalar artık bu rutinlerine dönüşmüştü.

ZAMANLA Yusuf’un hayat hikâyesini öğrenen usta merhamet kanadını gerip sahiplenmişti. İyi anlaşıyorlardı. Gerçek bir baba evlat ilişkisine dönüştüğünden özler bile olmuşlardı.

Terhis yaklaşmıştı. Şunun şurasında bir ay kalmıştı teskereye. Mahmut Emmi o hafta ortalık tenha iken Yusuf’u yamacına oturtup “Evlat, ne yapmayı düşünüyorsun?” diye sormuş kendisi de aynı yere döneceğini ve patron kabul ederse işini sürdürmek istediğini söylemişti.

MAHMUT Emminin bir trafik kazasında kaybettiği kız kardeşi ve eniştesinden arabadan ayağı biraz sakatlanarak kurtulan Sultan adında bir yeğeni varmış. Sorumluluğunu üstlenip büyütmüş.

Şiddet haricinde hikâyeleri birbirine benzeşen bu iki evladı evlendirmeyi murat etmiş.

“Evladım” demiş “Dönme, bak ben yaşlandım, burayı yürütemiyorum. Esnaf seni sevdi. İşi de iyi yapıyorsun. Sizi evlendireyim birlikte yaşayıp gidelim.”

MAHMUT Emmi geçen sene yetmişli yaşlarında Hakka yürümüş. Arkadaşım Davut dedesinin bu hikayesini ağlayarak anlattı, bin rahmet dileyerek.

Anne babası hiç kavga etmemiş. Sesleri dahi yükselmemiş. Bunun sırrını ne zaman kendisine sorsa babası “Oğlum, biz aynı yaranın kabuğuyuz. Birbirimizi hiç kanatmayız” dermiş.

KİMİ acı hâdiselerin böyle tatlı meyveleri oluyor demek ki…

Yeter ki, kalbin kıyılarından merhamet göğe çekilmesin, vicdan körelmesin ve kibrin esaretine girilmesin…

Yazıya burada son verirken güftesi şair Hasan Hüseyin Korkmazgil’e bestesi Rahmi Saltuk’a ait olan “Acıyı bal eyledik” türküsünü hatırlamazsak olmaz elbette.


© İstiklal