Eğitimdeki Enkaz: Kayıp Nesiller, Silinmiş Öğretmenler ve Dedikodu Akademisi
Biz çok çocuklu ailelerin hengâmesinde büyüdük. Bugünkü gibi her çocuğun duygusuna ayrı ayrı eğilinen, her davranışın psikolojik açıklamasının yapıldığı evler değildi bizimkiler. Aile sevgisi vardı belki ama bugünün diliyle sürekli tarif edilen, görünür kılınan bir sevgi değildi bu. Buna rağmen bizi ayakta tutan başka sütunlar vardı: mahalle, sokak, oyun ve öğretmen.
Mahalle sadece evlerin yan yana dizildiği bir yer değildi; çocuk için hayatın provasıydı. Sokakta oynamak, paylaşmayı öğrenmekti. Kavga etmek kadar barışmayı da öğrenmekti. Beklemekti, kaybetmekti, utanmaktı, empati kurmaktı. Çocuk yalnız evde değil, çevresinde de büyürdü.
Bir de öğretmen vardı. Hem sever, hem çekinirdik. Bu çekinme, bugünün hoyrat korkusu değildi; bir sınır bilgisi, bir terbiye duygusuydu. Hiçbir veli, “Çocuğuma neden bağırdın?” diye okulu basmazdı. Biz de öğretmen kızdı diye eve gidip ailesine şikâyet eden çocuklar değildik. Çünkü öğretmen, aileyle kavga eden değil, onunla aynı ahlaki zeminde duran bir figürdü.
Mahalle Gitti, Ekran Geldi
Bugünün çocuğu, sokağın ritmiyle değil ekranın hızıyla büyüyor. Sürekli uyarılan, anlık hazza alışan, yüksek dopaminli dijital akışın içinde savrulan bir zihin yapısıyla okula geliyor. Sonra o çocuğu sınıfa koyuyoruz ve hâlâ büyük ölçüde eski usul bir düzenle karşılıyoruz: otur, sus, dinle, bekle.
Öğretmen merkezli, öğrenciyi pasif dinleyiciye indirgeyen sistem devam ettikçe; zaten içe kapanmaya yatkın, dikkat dağınıklığı yaşayan, gerçek ilişkilerde zorlanan çocuklar okuldan da kopuyor. Sonra soruyoruz: Bu çocuklar neden öfkeli? Neden bu kadar tahammülsüz? Neden şiddet, en kolay dile dönüşüyor?
Çünkü çocukların elinden gerçek temas alındı. Sokak gitti, mahalle gitti, sabır gitti. Geriye ekran kaldı.
Öğretmen Figürü Neden Silindi?
Daha vahimi şu: Sadece çocuk değişmedi, yetişkin de değişti. Öğretmenin sözü zayıfladı çünkü toplum öğretmenin itibarını aşındırdı. Çocuk artık öğretmeni sadece ders anlatan biri gibi görüyor. Bazı veliler ise onu, gerektiğinde azarlanabilecek, gerektiğinde itibarsızlaştırılabilecek sıradan bir memur gibi konumluyor.
Oysa öğretmen, sadece müfredat aktaran kişi değildir. Öğretmen, çocuğu kamusal hayata hazırlayan figürdür. Sınırı, ölçüyü, ciddiyeti, emeği temsil eder. Öğretmeni küçümseyen çocuk, aslında ortak hayatı küçümsemeyi öğrenir.
Geçen hafta oğlumun öğretmenine saygısızlık yaptığını öğrendiğimde çok öfkelendim. Çünkü benim dünyamda öğretmene saygısızlık, küçük bir yaramazlık değildir. Bu, yalnız bir kişiye değil; bilgiye, emeğe, terbiyeye ve toplumsal düzene yönelmiş bir savrulmadır.
Ama burada asıl mesele tek bir çocuğun davranışı değil. Asıl mesele, çocukların neden bu noktaya geldiğidir. Saygının evde yaşanmadığı, her otoritenin alaya alındığı, her sınırın baskı gibi sunulduğu bir toplumda, çocuk öğretmeni neden ciddiye alsın?
Dedikodu Akademisi ve Çürüyen Yetişkin Dünyası
Çocukların ruhunu bozan sadece dijital dünya değil; yetişkinlerin kurduğu zihinsel çoraklıktır aynı zamanda. Kamu kurumlarında da, üniversitelerde de, görünmez ama son derece dayanıklı bir yapı var: dedikodu.
Sabah mesai başlar, bilgisayarlar açılır, evraklar masaya yayılır; ardından küçük kümeler oluşur. Gündem hazırdır: Kim kime ne demiş, kim neden yükselmiş, kim neden yükselmemiş, kim geçen hafta neden erken çıkmış... Ülkenin temel meseleleri bazen bu kadar ayrıntılı incelenmiyordur.
Üniversitelerde ise bu iş daha rafine yapılır. Akademik üretim zayıflayabilir ama kulis üretimi dipdiri kalır. Kişi daha kendi hayatında ne olup bittiğini anlamamışken, başkasının hakkında birkaç farklı senaryo çoktan servis edilmiş olur.
Nitekim geçen hafta üniversitede benim “İzmir Yahudisi” olduğuma dair bir dedikodunun dolaştığını öğrendim. Tabii ki gerçekle uzaktan yakından ilgisi yok; ancak mesele, bu iftirayı kurgulayanların ruhundaki o malum pislik kokusu değil. Onlar zaten karakterini karanlığa teslim etmiş müflis ruhlar.
Benim asıl sözüm; bu saçmalığı sorgulama süzgecinden geçirmeden dinleyen, hatta sırf inanmak istediği için buna iştahla sarılan o zihinsel tembellik içerisindeki kalabalığadır. Sorgulama yetisini yitirmiş, her duyduğuna meze olan bu kitle, toplumsal çürümenin en büyük yakıtıdır.
Bir toplumun seviyesi, sadece ne kadar bilgi ürettiğiyle değil; maruz kaldığı bilgiyi hangi akıl filtresinden geçirdiğiyle de ölçülür. Eğer insanlar duyduklarını araştırmadan benimsiyor, hakikati aramak yerine hoşlarına giden söylentiye yerleşiyorsa, orada sadece cehalet değil, karakter aşınması da vardır.
Burada kendimize sormamız gereken daha ağır ve entelektüel bir soru var: Bu kitleyi kim yetiştirdi? Bu "inanmaya hazır" zihinler hangi amfilerden geçti? Unutmamalıyız ki, bugün ilkokullarda çocukları teslim ettiğimiz öğretmenleri de, kamuda karar verici olan bürokratları da, toplumda kanaat taşıyan yetişkinleri de büyük ölçüde biz yükseköğretim kurumları yetiştiriyoruz. Eğer bir mezun, iftirayla hakikati ayıramıyor, duyduğunu analiz edemiyor, eleştirel düşünce yerine kulaktan dolma kanaatle hareket ediyorsa, o zaman sorun yalnız bireyde değil; onu yetiştiren yapılardadır da.
Çünkü biliyoruz ki çocuk, yalnız söyleneni değil, bizzat yaşananı öğrenir. Eğer biz üniversite hocaları olarak kürsülerimizde 'hakikati' değil de 'kulisi' merkeze alıyorsak; toplumda sorunlar hukukla değil, öfke ve güç gösterisiyle çözülüyorsa, yetiştirdiğimiz öğretmenlerin ve ebeveynlerin de bu 'dağınık yetişkin dünyasından' farklı bir atmosfer soluması imkânsızdır. Sorun sadece bireysel bir ahlak sorunu değil, yapısal bir çözülmedir. Okul baskınları ve akran cinayetleri, yıllardır çözülen aile bağlarının, kaybolan veliliğin ve itibarsızlaştırılan öğretmen figürünün acı bir faturasıdır.
Okul Baskınları Tesadüf Değildir
Bugün Türkiye’de artan okul baskınları, çocukların birbirine yönelen öldürücü şiddeti, akran zorbalığının vahşileşmesi; bunların hiçbiri münferit değildir. Bunlar, kayıp aile bağlarının, dağılmış mahalle kültürünün, silinmiş öğretmen figürünün ve hakikatin yerini söylentinin aldığı bir kamusal hayatın sonuçlarıdır.
Üstelik medya ve popüler kültür de bu çürümeyi besliyor. Mafyavari karakterler, güç gösterisini kutsayan diziler, sabah kuşaklarında normalleştirilen çarpık ilişkiler, bağırmayı ve teşhiri eğlenceye çeviren yayınlar... Çocuk yalnızca içerik izlemiyor; aynı zamanda davranış repertuvarı öğreniyor.
Daha geniş toplumda da manzara farklı değil. İnsanlar artık hak arayışını hukukla, sabırla, kurumla değil; öfkeyle, tehdit diliyle ve zaman zaman kaba kuvvetle yürütmeye daha yatkın. Çocuk bunu görüyor. Ve şu zehirli dersi alıyor: “Haklı olmak yetmez, güçlü görünmek gerekir.”
İşte eğitimdeki enkaz tam burada başlıyor.
Okul baskınları, akran zorbalığı, çocukların karıştığı ölümcül şiddet vakaları ve sokakta sıradanlaşan kaba kuvvet; bunların hiçbiri birbirinden bağımsız değildir. Hepsi aynı çürümenin farklı yüzleridir. Öğretmeni etkisiz eleman hâline getirdiğimiz, aileyi duygusal bir kurum olmaktan çıkardığımız, çocukları ekranların insafına bıraktığımız ve dedikoduyu düşüncenin yerine koyduğumuz sürece, yalnız okulu değil, toplumu da kaybederiz.
Bir toplum, çocuklarının birbirine nasıl baktığında görünür olur. Eğer çocuklarımız empati kuramıyor, öfkesini yönetemiyor, öğretmenini ciddiye almıyor ve şiddeti çözüm sanıyorsa, bu sadece onların değil, bizim de iflasımızdır.
Çocukları kurtarmak istiyorsak, önce büyüklerin dünyasını onarmalıyız. Çünkü öğretmenin gölgesi çekildiğinde, yalnızca sınıfın düzeni bozulmaz; toplumun vicdanı da kararmaya başlar.
