BEN SENİ, SENİ KAYBETMEYE BAŞLAYINCA ANLADIM
Bir ömür boyunca ailesini ayakta tutmaya çalışan bir adamın gölgesinde kendi yolunu arayan evlatların hikâyesi...
Ve yine yıllar önce okuduğumuz Yaprak Dökümü’ndeki Ali Rıza Bey gibi...
Ömrü boyunca çocuklarına para değil, haysiyet bırakmaya çalışan; ama zaman değiştikçe kendi değerlerinin yavaş yavaş çöktüğünü seyreden bir babanın hikâyesi...
Edebiyat, yüzyıllardır babaları yazdı.
Kimi zaman otorite olarak, kimi zaman sığınılacak bir liman, kimi zaman da geç kalınmış bir özlem olarak.
Ama bütün büyük romanların arasında değişmeyen bir hakikat vardı:
İnsan, biraz da babasının hikâyesidir...
Belki de insanlık, yüzyıllardır aynı sorunun peşinde.
Bir baba, evladına ne bırakır?
Bir evlat, babasının mirasını taşırken neyi kaybeder?
Babalar, evlatlarına miras bırakırken aslında kendilerini bırakırlar.
Çünkü Anadolu’da baba denince akla önce para gelmez.
Ama bunların altında görünmeyen başka bir miras vardır.
Yorulduğunu belli etmemek.
Korktuğunu göstermemek.
Babalar çocuklarına servet bırakmaz çoğu zaman.
Kendi eksilmiş hayatlarını bırakırlar.
Bir milletin hafızasına bakmak isterseniz, önce kelimelerine bakın.
Çünkü bazı kelimeler vardır; yalnızca bir insanı değil, bir medeniyeti anlatır.
Sadece çocuğu olan erkek değildir.
Bir ocağın direği, bir soyun devamı, bir terbiyenin taşıyıcısı, bir geleneğin emanetçisi…
Orta Asya’daki Türk kardeşlerimiz babalarına “ata” diye seslenirken, yalnız aile içindeki babayı değil; bütün bir geçmişi, kökü ve kendilerini var eden hafızayı da dile getirirler.
Türk kültüründe baba, biyolojik bir kimlikten çok daha fazlasıdır.
“Baba” denildiğinde akla; koruyan, kollayan, yol gösteren, öğüt veren, gerektiğinde sert duran ama yükü ilk omuzlayan insan gelir. Kelimenin anlam alanı genişledikçe, toplumun ona yüklediği sorumluluklar da genişlemiştir.
Nitekim “baba” sözcüğü yalnız aile reisi için değil; bir topluluğa fayda sağlayan, koruyucu, anlayışlı ve güven veren kişiler için de kullanılmaktadır.
Sevdiğimiz, güvendiğimiz birine bazen:
Buradaki baba, biyolojik bir babayı anlatmaz.
Güven duyulan insanı anlatır.
Belki de bu yüzden Türkler, saygı duydukları nice kişiyi “baba” diye anmıştır.
Hacı Bektaş Veli’nin yolundaki babalar, Anadolu erenleri, “pir baba”lar, “evliya baba”lar…
Çünkü baba, yalnız kan bağı kuran değil; gönül bağı kuran kişidir.
Türk tasavvuf kültüründe “ata”, “baba”, “dede” ve “sultan” kavramları arasında kurulan anlam yakınlığı, bu kelimenin ne kadar derin bir kültürel zemine sahip olduğunu gösterir.
Dede Korkut hikâyelerinde baba, oğlunu ava götüren, savaş meydanında yanında tutan, yaşayarak öğreten kişidir.
Çünkü bilgi, nasihatten önce örnekle aktarılırdı.
Oğul, babasına bakarak büyür; baba ise oğlunda geleceğini görürdü.
Ne var ki Türk babası sevgisini çoğu zaman kelimelerle değil, emekle göstermiştir.
Belki başını okşamamıştır sık sık…
Belki “seni seviyorum” cümlesini kolay kuramamıştır…
Ama sabahın karanlığında işe gidişi, akşam yorgun dönüşü, çocuklarının rızkı için sessizce taşıdığı yük, onun sevgisinin dili olmuştur.
Bu yüzden Anadolu’da nice evlat, babasını anlatırken gözyaşını içine akıtır.
Çünkü bazı sevgiler sessizdir, ama derindir.
Bazı insanlar konuşarak değil, ömürlerini vererek severler.
Modern zamanlar, babalığı da değiştirdi.
Eskinin yalnızca otoriteyi temsil eden babası, yerini çocuklarının duygularına dokunan, onlarla arkadaş olmayı öğrenen babaya bırakmaya başladı.
Fakat değişmeyen bir şey vardı:
Evlat ne........
