Matemin ve ihanetin ülkesi: İran
İran, tarihsel, kültürel ve dinî katmanların iç içe geçtiği bir “matem bilinci” ile şekillenmiştir. Bu bilincin merkezinde, Hüseyin’in Karbala’da şehit edilmesi yer alır. Kerbela, zulme karşı direnişin, mazlumiyetin ve adalet arayışının simgesidir. Aşura ve Muharrem mateminde görülen ritüeller, acıyı kolektif hafızada canlı tutarak fedakârlık ve direnişi besler. Şii inancındaki Muhammed el-Mehdi’nin gaybette oluşu, toplumda sürekli bir bekleyiş ve adalet umudu üretirken aynı zamanda derin bir melankoli yaratır. Bu ruh hali, tarihsel travmalarla birleşerek kimliğin temel unsurlarından biri hâline gelir. Dinî otorite yapısında Ayetullah ve merci-i taklit kurumu, bireysel maneviyatı toplumsal rehberliğe bağlar. Böylece inanç, yalnızca kişisel değil, kolektif ve siyasal bir boyut kazanır. Sonuçta İran’ın ruhsal dokusu; matem, adalet özlemi, bekleyiş ve direniş ekseninde şekillenen, hem hüzünlü hem dayanıklı bir bilinç üretir.
Tasavvuf, İrfan, Mistisizm ve şiir matemi besleyen manevi bir güç olarak karşımıza çıkar. Hafız, Sa’di, Mevlana, Attar, Senai’nin gazel ve mesnevileri günlük hayatta ruhsal teselli ve ilahi aşkın kaynaklarıdır. Şiir, irfanın (gnosis, içsel bilgi) yoludur; şairler, rindlik, aşk, fena fillah gibi kavramlarla toplumun ruhunda yaşarlar… Şiir ve mitler, örneğin Şehname’deki kahramanlık ve fedakârlık (Rüstem miti) tasavvufla birleşerek nefisle mücadele alegorisine dönüşür.
Kadim Pers Mirası, Zerdüştilik ve Mazdaizm’le başka bir kültür akar; Ahura Mazda, İyi- Kötü düalizmi kalıntı olarak, diplerde durur: Zerdüştilikten gelen iyi ve kötülüğün kavgası, doğru yol (aşa) ve ateşin kutsallığı, hala bilinçaltında etkilidir: Newroz (Nowroz), ateşten atlama, İslam öncesi maneviyatı besler.
1979’dan sonra ise toplumun üzerine modern travmalar eklenmiştir. Baskı, devrim, savaş ve sert yaptırımlar insanlara korku salmış, öfkeyi büyütmüştür. Yalnızlık artmış, insanlar manevi sığınak aramaya başlamışlardır. Bu arayışlarla yer altı kiliseleri ve farklı spiritüel yönelimleri ortaya çıkmıştır. İran, Ermeni ve Süryani kiliselerini kısmen tanır ama Farsların, dinlerini değiştirmeleri asla kabul edilmez. Söz konusu ettiğim din değiştirme değildir; özgürlük yok diye insanların ev toplantıları şeklinde, kapalı ve güvenlik odaklı bir yapı içinde özgürlük duygularını dile getirmeleridir. Buralarda bir yanda dünyayla ilişki kurulur; dans edilir, şarkı söylenir, diğer yandan Firdevsi’nin şiirlerinden bugüne ışık tutacak hikayeler elde edilir. Pers tarihinin verdiği gurur, isyankârlık duygusu bir süre sonra yerini ezilmişlik duygusuna bırakır, bu da derin bir bunalıma yol açar. Mahsa Amini’nin katledilmesinden sonra duygular daha bir karmaşıklaşmıştır. Bir yanda korku, öfke, diğer yanda ağır bir melankoli ve güçlü bir direniş ruhu filizlenmiştir. Toplumun sinir sistemi yıpranmıştır; duygusal yapı travmatik bir zemine oturmuştur. Manevi arayışlar, geleneksel sınırların dışına taşarak farklı yönelimlere kaymıştır ve iktidar, bu tabloyu görmek yerine, olup biteni “garbzedegi” (Batının zehirlenmesi) ya da bir kimlik krizi olarak yorumlamıştır. Oysa modernleşmeyle geleneksel değerler arasındaki gerilimin insan ruhunda bir ikilik yarattığı bilinen bir gerçektir. Benzer bir kırılmayı, farklı biçimlerde de olsa, Türkiye’de de görmek mümkün… Bir yanda Kürtler Selahaddin’in soyu diye yüceltilir, diğer yandan en büyük zulüm reva görülür.
Fars için matem kadar etkili bir diğer tema ihanettir. Fars şiiri, Türk ve Kürt şiiri kadar olmasa da, klasikler etrafında bildiğim bir şiirdir. İhsan Fetahiyan idam edildiği gününün gecesi Fars şiiriyle, özellikle de Hafız’la ciddi bir muhasebeye girmişliğim vardır. Mahsa katledildiğinde, Firdevsi’yle uğraştım; onda, ilk dikkatimi çeken ihanetti, ihanetin en ikonik örneklerini vermişti: Rüstem ve Sührab’ın hikâyesi ilginçti. Rüstem, oğlunu hiç tanımadan öldürüyordu; bu, bilmeden işlenen bir cinayet olduğu kadar, trajik bir ihanetti; yorum da şu oluyordu: kaderin oyunu! Sührap, ölmeden önce şunu diyordu: Beni, babam öldürdü…
Bu Farsların trajik, ihanet ifadesiydi.
Rüstem, doğuştan beyaz saçlıydı, kederle doğmuştu; hatta zor doğmuştu, Zal, Simurg’dan yardım istemiş, annesinin karnı yarılarak ancak doğmuştu (Sezeryan). Bu hikâye, böyle mi bitmeliydi? Rüstem, güçlüydü, adildi ama Fars tarihi/ estetiği onu böyle yaratmıştı…
İnsan güvendir, dostluktur, aşktır, inançtır; güven yeri bir ülkeyse, dostluk olmalıdır, aşk olmalıdır, inanç olmalıdır. Sahici olan sır değildir, birbirini saklamadır, birbirini kaldırma yükümlülüğüdür; diyelim sırlar ifşa edildi; burada, yalnızca bir bilgi açığa çıkmaz, ahlakta çöker, yasa da. Öte de........
