AKP’nin Kürt politikası
AKP’nin Kürt politikası, doğrusal ve sabit bir devlet programı olarak değil, Foucault’nun kavramsallaştırmasıyla ifade edilecek olursa, sürekli yeniden üretilen bir iktidar aygıtı içinde şekillenen çok katmanlı bir yönetimsellik rasyonalitesi olarak okunmalıdır. Bu bağlamda Kürt meselesi, modern devletin klasik egemenlik formunun ötesinde, nüfusun yönetimi, risklerin düzenlenmesi ve söylemsel görünürlük rejimlerinin üretimi üzerinden işleyen bir güvenlik aygıtı içinde yer alır. Burada iktidar yalnızca yasaklayan ya da bastıran bir yapı değildir; aynı zamanda üretici, düzenleyici ve özne kurucu bir mekanizma olur. Bu nedenle Kürt meselesi, iktidarın karşısında duran dışsal bir problem olmaktan ziyade, iktidarın kendi iç işleyişi içinde sürekli yeniden ürettiği bir yönetim alanıdır.
AKP’nin bu yönetim rasyonalitesi, egemenlik anlayışından çok farklı olarak yönetimsellik üzerinden işler. Bu yönetimsellik sabit değildir; aksine tarihsel koşullara bağlı olarak değişen iki temel form üretir; örneğin 2002–2015 döneminde baskın olan stratejik yönetimselliktir. Bu dönemde Avrupa Birliği (AB) uyum süreci, kültürel hakların sınırlı biçimde genişletilmesi ve Kürtçe’nin kamusal alanda görünürlük kazanması, bir hak genişlemesinden ötesinde nüfusun yönetilebilir hale getirilmesini amaçlayan normatif bir düzenleme olarak işlev görmüştür. İktidar, bu süreçte hak tanıyan bir özne değildir, hakları dağıtarak yeni özneleşme biçimleri üreten bir iktidar formu olarak ortaya çıkmıştır.
Kürt meselesi, modern devletin iki temel ilkesi arasındaki gerilimi yansıtıyor: Güvenlik ve düzen ihtiyacıyla kimlik, tanınma ve özgürlük talepleri…
Güvenlik merkezli yaklaşım, Thomas Hobbes’un devlet anlayışını hatırlatıyor; bu çerçevede devletin birincil görevi düzeni sağlamak ve tehditleri bertaraf etmektir ve bunu yaparken de her bir şeyi meşru görmektir. Buna karşılık Charles Taylor ve Will Kymlicka’un savunduğu bir tanınma siyaseti de vardır, buna göre, kültürel haklar ve kolektif kimliklerin demokratik sistem içinde yer bulması gereklidir…
AKP’nin Kürt politikasındaki dönüşümleri, büyük ölçüde bu iki eksen arasında gidip gelme şeklindedir.
Bu noktada pragmatizm belirleyici bir kavram olarak öne çıkar. William James ve John Dewey’in geliştirdiği pragmatist yaklaşım doğrultusunda, politikalar sabit ilkelerden ziyade sonuçlara ve işlevselliğe göre değerlendirilir.
AKP örneğinde bu pragmatizm tek biçimli değildir; iki farklı karakter sergiler: Stratejik pragmatizm (ne işe/ işimize yarıyorsa, o doğrudur) ve reaktif pragmatizm (eylemin doğruluğu, yarattığı pratik sonuçlara, sağladığı faydaya göre ölçülür, işe yarayanı hayata geçirme…)
AKP’nin, 2002-2015, dönemi, stratejik pragmatizmle açıklanabilir. Avrupa Birliği uyum süreci çerçevesinde Kürtçe yayın ve öğrenim üzerindeki kısıtlamaların gevşetilmesi, devlet televizyonunda Kürtçe yayın yapılması ve kültürel haklar alanındaki açılımlar, yalnızca anlık tepkiler değildir; uluslararası meşruiyet kazanma ve iç barışı güçlendirme hedefleriyle uyumlu uzun vadeli bir yönelimin parçasıdır. Elbette bu süreçte, gerçek bir demokratikleşme baskısı da vardı, iç kamuoyunda çözüm talebi yükselmişti, süreç yalnızca araçsal değildi, kısmen yapısal bir dönüşüm denemesiydi. Ama AKP biraz “nüfus yönetimi” biraz da iktidarını genişletme ve meşrulaştırma projesinin peşine düştü…
Bu, 2009-2015 arasındaki Çözüm Süreci’nde ileri taşındı; devlet, sorunu yalnızca güvenlik meselesi olarak ele almak yerine siyasi müzakere yolunu tercih etti. Bu dönemde Halkların Demokratik Partisi (HDP), Kürt siyasal taleplerinin kurumsal temsilcisi olarak sürecin önemli bir aktörü haline gelirken; PKK ile dolaylı görüşmeler yürütülmesi, çatışma maliyetini düşürmeye yönelik stratejik bir tercih olarak öne çıktı.
2013- 2015 arasında çatışmaların durması, bu yaklaşımın kısa vadeli işlevselliğini ortaya koydu.
Ancak 2015 sonrasında bu stratejik pragmatizmin yerini reaktif pragmatizme bıraktı. Bu, tek bir nedene bağlı değildi; iç siyaset, güvenlik dinamikleri ve bölgesel gelişmelerin kesişimiyle de ilgiliydi. Çünkü Haziran (2015) seçimlerinde HDP, güçlü bir şekilde parlamentoya girdi ve AKP’nin tek başına iktidar çoğunluğunu kaybetmesine yol açan siyasi rekabeti sertleştirdi. AKP artık, koalisyonlarla ancak iktidarda durabilirdi. Kürt seçmenle kurulan hegemonik ilişki sürdürülebilirliğini kaybetti.
Aynı dönemde Çözüm Süreci’nin kurumsal bir çerçeveye sahip olmaması, taraflar arasındaki güven eksikliği süreci kırılgan hale getirdi. Süreç kurumsallaşamadan, tıkandı, bitti.
2015 yazında çatışmaların yeniden başlamasıyla güvenlik önceliği öne çıktı. Buna ek olarak Suriye’de Kürtler güç kazandı; Rojava, gerçekliği ortaya çıktı.
Bu, AKP’nin tehdit algısını genişlettti ve Kürt meselesini bölgesel bir güvenlik sorunu haline getirdi.
Bu gelişmeler sonucunda siyaset belirgin biçimde güvenlik eksenli bir hale geldi; askeri operasyonlar yoğunlaştı, yerel yönetimlere kayyum atamaları gerçekleştirildi ve merkezi kontrol güçlendirildi. Bu dönüşüm, önceden planlanmış uzun vadeli bir stratejiden ziyade, değişen koşullara verilen hızlı ve sert tepkilerle şekillenen reaktif pragmatizmin bir örneği olarak Kürtlerin karşısında durdu…
Bu süreç çok aktörlü bir etkileşim dinamiği içinde gelişti. AKP politika yapıcı merkez parti olarak yön belirlerken, PKK’nin eylem düzeyi güvenlik politikasının sertliğini doğrudan etkiledi. MHP ise 2015 sonrası dönemde ittifak siyaseti üzerinden politika seçeneklerini daraltan ve söylemi sertleştiren bir rol oynadı. Aktörler arasındaki etkileşim, politikanın tek yönlü değil, karşılıklı olarak şekillenen bir süreç olduğunu gösterdi.
Sosyolojik açıdan bu dalgalı ve pragmatik yaklaşım, toplumda çelişkili etkiler üretmekten ileri gitmedi. Kürt kimliğinin tanınmasına yönelik adımlar aidiyet duygusunu güçlendirirken, bu süreçlerin kesintiye uğraması güvensizlik ve kırılma yaratttı. Kürtler........
