menu_open Columnists
We use cookies to provide some features and experiences in QOSHE

More information  .  Close

Anadili halkın bam telidir

43 0
15.05.2026

“Bir halkın her şeyini elinden alabilirsiniz, fakat dillerini korudukça kaybettiklerini zamanla tekrar kazanabilirler; dilini elinden alırsanız, onu bir daha asla yaratamazsınız. Hatta, bir halk kendisine yeni bir vatan edinebilir veya kurabilir, fakat kaybettiği ana dilini asla tesis edemez; dili kaybolur kaybolmaz, halk da ölür.” diyen C. Ouchinski, bir kişinin katli karşısında ürperen insan ruhunun bir dilin katli karşısındaki soğukkanlılığına hayret eder. Çünkü anadilin; sadece bir iletişim aracı olmadığı, bir halkın kolektif belleğini muhafaza ederek geleceğin inşasındaki temel “malzeme” olduğu herkesin malumu. Eğer amaç, iletişim olsaydı; Esperanto gibi yapay dillerle bu sorununun çözümü mümkün olurdu pekala. Lakin anadili bir konuşmanın ötesinde, düşünce biçimlerini inşa ederken ulusal varlığı bilinçle dolduruyor.

Avrupa’da anadili, farklı biçim ve tarihlerde de olsa erken dönemlerde bir odak olmaya başlamıştır. Öyle ki Dante Alighieri’nin Latincenin hegemonyasına karşın 14. yüzyılda Toskana lehçesiyle yazması, erken Rönesans çağına ilham verirken çağdaş İtalyancanın temelini oluşturmuştur. Boccaccio, Petrarch ve Dante’nin yazınsal odağı Latinceden kendi dillerine kaydırması; önce Rönesans’a ilham olmuş, sonra da bugünkü İtalya’nın birlik taşını yaratmıştır. Çünkü daha 1820’lerde Alessandro Manzoni, İtalyanca bir roman yazmaya cesaret etmiş; parçalı İtalyan yarım adası, 1861 yılına geldiğinde birliğini önce dilde, sonra da siyasi coğrafyada sağlamayı başarmıştır.

Erken dönemlerde siyasal birliklerini sağlayan Fransa ve İngiltere karşısında Almanların da çıkış noktası anadilidir. Çünkü dilin kurulmadığı bir yerde, sanatta ve politikada diğer ülkelerin kültürel hegemonyası da kaçınılmaz oluyordu. Bu sebeple Alman filozof Christian Thomasius daha 16. yüzyılda Leipzig’de Almanca dersler vermeye başlıyor. Elbette bu girişim ilk etapta engelleniyor; ama bir kere cin şişeden çıkmıştı. Alman idealizmi de Almanca yazınla yükselirken 18. yüzyılda Johan Gottfried Herder, dile odaklanarak dilin toplumsal bir ürün olduğunu yazmış; hegemonik Aydınlanmacı düşünce karşısında dili “toplumların alt bilinçten üst bilince ilerleyişini” yansıtan bir unsur olarak ele almıştır. Çünkü ona göre anadili her halkın özgün dışavurum tarzıdır. Tabii bu dışavurum, radikal özgürlükle mümkündür; radikal özgürlük ise öznenin kaderini tayin hakkıyla ilgili bir tartışmadır.

Anadil, bir halkın birlik harcıdır; bir ailede ortak duygunun sesidir. Öyle ki kişiyi kendine, kentine ve kimliğine yabancılaştıran şey de anadilin terkidir. Bu yönüyle anadili, bir halkın bam telidir. Hindistan ve Pakistan arasında savrulan Bengallileri harekete geçiren şey, 1952’de Bengal dilinin yasaklanmasıydı. Yine 19. yüzyıl ortalarında birçok ekonomik ve sosyal sorun karşısında sessiz kalan Batı Slavlar, ancak yabancı dillerin etkisi arttığında geleceklerinin tehlikede olduğunu düşündüler. Galler halkı da, 1960 yılındaki bir araştırmada Galce konuşanların sayısında akut bir düşüş gördüğünde radikal bir çıkış aramaya başladılar. Aynı şekilde Kürt dilbilimci Celadet Ali Bedirhan’ın 15 Mayıs 1932 yılında çıkardığı derginin adının “Hawar” (İmdat) olması da, bir tesadüf değildir. Çünkü daha ilk sayısında Hawar; Kürt / Kürtçenin inkarına karşı bir “halkın kendi sesi ve varlığı” olarak tanımlanmıştır.

Bugün 2006 yılından beri, her yıl 15 Mayıs günü, Kürt Dil Bayramı olarak birçok etkinlikle kutlanmaktadır. Diğer taraftan 15 Mayıs, anadilini özgürce konuşmak uğruna verilen bedellerin anımsanmasıdır; bu uğurda gadre uğrayanların, hatta hayatlarını kaybedenlerin anılmasıdır. Çünkü Kürt sorununu yaratan ve/ya büyüten temel sebebin, dil yasağı olduğu bilinen bir olgudur. Buna rağmen Kürtçe (Kurmancca, Zazaca) hâlâ statüsüzdür, sosyal ve ekonomik prestijden yoksundur, hukuki güvenceye sahip değildir. Bu sebeple........

© İlke TV