Türküler susmaz, dabkeler sürer!
Filistinliler için müzik bazen kaybedilmiş bir evin anahtarı, bazense sürgündeki akrabaların sesidir. Zeytin hasadında gayret ve kontrol noktalarında sabır verir. Yürüyüşlerde “Biz hâlâ buradayız ve bir gün döneceğiz,” demenin en güçlü biçimidir.
Filistin ezgilerinde ve danslarında sürgün, yas ve öfke yankılanır. Filistin müziği; Kudüs, Yafa, Beyrut ve Kahire hattında yeşeren ortak kültürden beslenerek siyasi mücadelenin içinde sarsılmaz bir kimlik inşa etmiştir. Bu sesi var eden yalnızca tarihsel motifler değil, sistematik yıkım karşısında hafızayı her gün yeniden üreten toplumsal iradedir.
1930’ların Filistin’i, Ortadoğu sanatı için çekim merkeziydi. 1936’da kurulan Kudüs Radyosu kültürel hafızanın mihenk taşıdır. Radyonun o meşhur “Burası Kudüs” anonsu, kahvehanelerde toplanan halka sadece haberleri değil; Asmahan, Muhammed Abdülvahab ve Ümmü Gülsüm gibi devlerin sesini ulaştırıyordu.
1948’de Nakba sadece bir mülksüzleştirme hareketi değil, aynı zamanda köklü bir kültürel kırımdı. Sanatçılar sürgüne savrulurken arşivler yağmalandı. Filistin’in şarkıları da halkıyla birlikte mülteci kamplarına gönderildi.
Nakba sonrası türküler susmadı, yeni anlamlar kazandı. Bu dönemde direniş türkülerini söyleyenler yalnızca Filistinliler değildi. Mısırlı Ümmü Gülsüm, 1967 yenilgisinden sonra konser gelirlerini Filistin davasına bağışlayarak diplomatik bir güç haline geldi. Şair Nizar Kabbani’nin dizelerinin Ümmü Gülsüm’ün sesiyle buluştuğu “Asbah Endi Al’an Bondoquiya” (Artık Bir Tüfeğim Var), yas tutan bir halkın........
