Hukuktan Sanata II: Size Hikaye Bize Gerçek
“Sanatçı için bulunduğu konumu doğru bir şekilde ayarlamak, bulunduğu yerin efendisi değil asil gayelere hizmet eden bir hizmetkâr olduğunu fark etmek çok önemlidir. Kendini eğitmeli, kendi ruhunun derinliklerine inmeli, kendi dışsal yeteneğine giydirmek üzere ruhunu yetiştirmeli ve geliştirmelidir.”
Schubert üzerine kaleme aldığım amatör seyir yazısında hukukçunun ve sanatçının insan ruhunun ortak topraklarında buluşabileceğine değinmiştim. Bu yazıda meseleyi bir adım öteye taşımak ve aynı sorunun iki ayrı cevabı olarak gördüğüm iki figürü yan yana koymak niyetindeyim: Ernst Theodor Wilhelm Hoffmann ve Vasili Kandinsky.
Bu iki ismi yan yana koymanın bir sebebi var. Her ikisi de hukuk tahsil etmiş, hukuk mesleklerine intisap etmiş ve sonra farklı nedenlerle sanata yönelmiş insanlar. Ne var ki yönelmenin biçimi birbirinden bambaşka. Hoffmann hukuku hiç terk etmedi; ömrünün sonuna kadar Berlin Yüksek Mahkemesi’nde (Kammergericht) üye hâkim olarak görev yaptı, geceleleri ise Kreisleriana’yı, Fındıkkıran’ı, Don Juan hikâyesini kaleme aldı. Kandinsky ise tam tersine, Moskova Üniversitesi’nde başarılı bir hukuk öğretim üyesiyken Dorpat’tan gelen Roma Hukuku kürsüsü teklifini geri çevirip otuz yaşında her şeyi bırakıp Münih’e taşındı ve hayatının geri kalanını boyaya, çizgiye ve renge adadı. Hoffmann içeride kaldı, Kandinsky ise akademik kariyerin eşiğinden geri döndü. Hoffmann hâkim cübbesinin altında bir ikinci hayat sürdürdü; Kandinsky kendisini bekleyen akademik hayatı reddederek bambaşka bir dilin peşine düştü.
Yine de bana göre, iki biyografi de benzer soruların cevabıdır. Cevaplar farklıdır; sorular aynı. Bu belki iddialı bir ifade ama her halükarda onların hikayesinin izini sürmenin anlamlı olduğuna inanıyorum. Şairin de dediği gibi
Biz muttasıl arıyoruz yeni insanlar.
Arıyoruz alemin iç yüzünden zihnimize
Yansıyan bir tasarımla gerçeği.
Hoffmann’ın Cübbesinin Altındakiler
Hoffmann o kadar müziğe vurgundur ki vaftiz adındaki üçüncü ismi olan “Wilhelm”i Mozart’a duyduğu muhabbet uğruna “Amadeus” ile değiştirmiş ve artık E. T. A. Hoffmann olarak imza atmıştır. Bu küçük detay aslında onun bütün hayatının özetidir sanırım: Adında bile hayatın iki yakasını birden taşımak; bürokratik düzen ile sanatın çağrısını aynı kişide üst üste bindirmek.
“Müzik ruhu doğrudan etkiler ve onda yankı bulur, çünkü az olsun çok olsun müzik, doğuştan insanın içindedir.” Kandinsky
Berlin Yüksek Mahkemesi’nde üye hâkim olarak görev yaptığı yıllarda onu mahkemede gören biri, herhalde, ortalama bir Prusyalı hâkimden farklı bir şey görmezdi. Belki biraz daha titiz dosya okuyuşunu, gerekçedeki ince ayrımları fark ederdi en fazla. Aynı kişi akşam evine döndüğünde ise edebiyat tarihinin en kuvvetli karakterlerinden birini, Kapellmeister Johannes Kreisler’i yaratıyordu. Kreisler basit bir kurgu figürü değildir; sanatın tahammül edilmez yüksekliği ile gündelik hayatın bürokratik düzeni arasında parçalanan, dehası ile çıldırmışlığı arasında salınan bir besteci tipidir. Yani Hoffmann’ın kendi içindeki ikiliğin edebî tezahürüdür diyebiliriz.
Bu karakterin geçtiği Lebensansichten des Katers Murr adlı roman, biçim olarak da bir gariplik taşır. Romanda Kreisler’in trajik hayatı, kibirli bir kedinin otobiyografisinin sayfaları arasına sıkışmıştır; iki ayrı metin birbirini sürekli yarıda keserek aynı sayfada akar. Sanki sanatçının trajedisi, bürokratik nizamın artık sayfaları arasında ancak böyle hayatta kalabilirmiş gibi. Bu tipografik şaka bile bana çok şey anlatır: Sanat ile düzen, aynı kitabın aynı sayfasında, ama birbirini sürekli kesintiye uğratan iki ayrı yazı olarak yan yana yaşar. Hoffmann’ın kendi hayatının da görüntüsüdür bu sanırım.
Bir hukukçu için bu sürekli ikinin içinde durma hali pek tanıdıktır esasında. Mesleğimiz bizden hem kanunun katı dilini hem hayatın akışkan gerçekliğini aynı anda görmemizi talep eder; hâdise ile hükmü aynı çerçeveye sığdırma çabası, her dosyada yeniden başlar. Hoffmann bu çift bakışı meslekî yetersizliğinden dolayı mı taşıyordu yoksa bu durum kendi tabiatının zenginliğinden mi taşıyordu? Bu sorulması gereken bir sorudur sanırım. Mahkeme salonunda bir tarafın iddiasını tartarken aklının bir köşesinde Kreisler, bir başka köşesinde Murr, bir bölümü de Don Juan’ın trajedisi ile meşguldü diyebiliriz. Bu beraberlik onun mahkeme kararlarını da, biz onları bugün okuyamasak da, en azından şu önemli zenginliğe kavuşturuyordu kanaatimce: Hayatın çok katmanlı olduğunu unutmamış birinin elinden çıkıyorlardı.
Beethoven Yazısı ve Bir Akrabalığın Keşfi
Hoffmann’ın belki de tarihe yaptığı en sessiz katkısı müzik eleştirisi alanındadır. 1810’da Allgemeine musikalische Zeitung’a yazdığı Beethoven’ın 5. Senfonisi üzerine değerlendirme, modern müzik eleştirisinin dönüm noktası kabul edilir desek abartmış olmayız. O yazıda Hoffmann, Beethoven’ı sadece teknik açıdan tartan çağdaşlarına karşı koyarak müziği bir “metafizik özlem”in dili olarak çerçeveler. Müzik artık mahza bir eğlenceden ibaret değildir, o görünmez olana açılan bir kapıdır.
Şimdi şuna dikkat etmek gerek: Bu çerçeveleme bir hukukçunun kaleminden çıkmıştır. Yani gündüzleri delil değerlendiren, taraf iddialarını tartan, hukukî nitelendirme yapan bir adam, geceleyin Beethoven’ı dinlerken duyduğu o eşsiz titreşimi kelimelere döküyor. Burada bir akrabalık bağı işaretleyemez miyiz? Eleştirinin disiplini ile hukukî muhakemenin disiplini birbirine pek yakın. Her iki faaliyet de bir nesneyi tartmaktır — biri davayı, ötekisi senfoniyi. Her ikisi de o nesnenin değerini kendi içkin kriterleriyle ölçmeye çalışır; her ikisi de bir yargıya varmadan önce uzun bir muhakeme süreci işletmek mecburiyetindedir. Hoffmann aynı zihinden iki ayrı kalem üretmiş gibidir: Biri Berlin Yüksek Mahkemesi için karar yazıyor, ötekisi bir deha niteliğindeki Beethoven hakkında kalem oynatma cüretini gösteriyor.
Sanatın Hukuka Karşı Tanıklığı
Görüldüğü kadarıyla Hoffmann’ın hayatının son yıllarında bir başka olay vardır ki anlatmadan geçmemek lazım. 1819’da Karlsbader Beschlüsse’nin ardından Prusya’da, vatana ihanet niteliğindeki bağlantıları ve diğer tehlikeli faaliyetleri soruşturmak üzere Krala Doğrudan Bağlı Soruşturma Komisyonu (Immediatkommission) kuruldu; devrim sempatizanı sayılan kişiler bu komisyon tarafından kovuşturulacaktı. Hoffmann da bu komisyonda görevlendirildi ve kısa sürede meselenin asıl çatışma noktasına dahil oldu. Komisyon, hukuka uygun usul kurallarına titizlikle sarıldı. Bu titizlik İçişleri Bakanlığı’ndaki Karl Albert von Kamptz’ı rahatsız etti; Kral, komisyonun usul ısrarından memnun olmayınca onun üzerine bir de Bakanlık Komisyonu (Ministerialkommission) kurdu ve Kamptz orada müdahale gücüne kavuştu. Hoffmann, hukuki güvencelerin baypas edilmesine açıkça itiraz etti, Kamptz ile defalarca çatıştı.
Peki ne........
