menu_open Columnists
We use cookies to provide some features and experiences in QOSHE

More information  .  Close

BİLİRKİŞİLİK KURUMU: MEVCUT SORUNLAR VE ÇÖZÜM ARAYIŞLARI

33 0
11.03.2026

Yargılamaların makul sürede sonuçlandırılması amacıyla Adalet Bakanlığı tarafından yürütülen reform ve iyileştirme çalışmalarının hukuk camiası tarafından yakından takip edildiği görülmektedir. Bu kapsamda, yargılama sürelerini kısaltmaya yönelik arayışların yalnızca usul süreçleriyle sınırlı kalmadığı; uygulamada önemli bir rol üstlenen bilirkişilik müessesesinin de yeniden değerlendirme ve tartışma konusu haline geldiği anlaşılmaktadır. Nitekim mevcut düzenlemeler ve uygulama pratiği birlikte ele alındığında, bilirkişilik kurumuna ilişkin gerek mevzuattan kaynaklanan gerekse uygulamada ortaya çıkan çeşitli sorunların bulunduğu görülmektedir. Bu nedenle, söz konusu meselelerin sağlıklı bir zeminde tartışılabilmesi için konunun hem mevzuat boyutuyla hem de uygulamadaki aksaklıklarıyla birlikte değerlendirilmesi gerekmektedir.

Yargılama faaliyetinin en önemli hedeflerinden biri, maddi gerçeğe mümkün olan en yakın şekilde ulaşmaktır. Ancak günümüz toplumlarında ortaya çıkan teknik, bilimsel ve mesleki uyuşmazlıkların büyük bir bölümü hâkimin doğrudan uzmanlık alanına girmemektedir. İşte bu noktada bilirkişilik kurumu, yargılama sürecinin tamamlayıcı bir unsuru olarak devreye girmektedir.

Türk hukuk sisteminde bilirkişilik; başta 6754 sayılı Bilirkişilik Kanunu, 6100 sayılı Hukuk Muhakemeleri Kanunu, 5271 sayılı Ceza Muhakemesi Kanunu ve ilgili yönetmelikler çerçevesinde düzenlenmiş bulunmaktadır. Özellikle 2016 yılında yürürlüğe giren Bilirkişilik Kanunu ile birlikte kurumsal bir yapı oluşturulması hedeflenmiş; bilirkişilik listelerinin düzenlenmesi, eğitim şartları, etik ilkeler ve denetim mekanizmaları bakımından önemli düzenlemeler yapılmıştır. Lakin aradan geçen süre içerisinde uygulama pratiği incelendiğinde, bilirkişilik kurumunun hâlen yapısal ve işlevsel bazı sorunlar barındırdığı görülmektedir. Bu sorunların önemli bir kısmı yargılamanın hızını, güvenilirliğini ve adalet algısını doğrudan etkilemektedir. 6754 sayılı Bilirkişilik Kanunu’nun yürürlüğe girmesinin üzerinden on yıla yakın bir süre geçmesine, HMK ve CMK’daki köklü düzenlemelere rağmen, uygulamada hâlâ bilirkişilik müessesesinin sancıları çekilmektedir.

Bilirkişilik, esasında hâkimin sahip olmadığı teknik veya özel bilgi gerektiren konularda başvurulan yardımcı bir delil niteliğindedir. Bu yönüyle bilirkişinin görevi, uyuşmazlığın çözümüne ilişkin hukuki değerlendirme yapmak değil; teknik ve bilimsel bulguları mahkemenin değerlendirmesine sunmaktır.

HMK’nın 266. maddesi açık biçimde, çözümü hukuk dışında özel veya teknik bilgi gerektiren hallerde bilirkişiye başvurulabileceğini düzenlemektedir. Benzer şekilde CMK’nın 63. maddesi de ceza yargılamasında aynı esasları benimsemiştir. Bu düzenlemelerden çıkan temel sonuç şudur: Bilirkişi hâkimin yerine geçmez, genel ve hukuki değerlendirmelerde bulunamaz, yalnızca onun karar vermesine yardımcı olacak teknik verileri ortaya koyar. Ancak uygulamada bu sınırın her zaman korunabildiğini söylemek güçtür.

I. Uygulamada Karşılaşılan Başlıca Sorunlar

1. Bilirkişiye Aşırı Bağımlılık Sorunu

Uygulamada en sık eleştirilen hususlardan biri, bazı yargılamalarda bilirkişi raporlarının neredeyse kararın yerine geçecek şekilde kullanılmasıdır. Özellikle teknik uyuşmazlıkların yoğun olduğu davalarda mahkemelerin rapora büyük ölçüde bağlı kaldığı görülmektedir.

Bilirkişi raporu bir takdiri delildir. Hâkim, raporla bağlı değildir ve gerektiğinde raporu yeterli görmeyerek yeni bilirkişi incelemesi yaptırabilir. Buna rağmen bazı kararların neredeyse tamamen bilirkişi değerlendirmesine dayanması, yargı yetkisinin fiilen bilirkişilere devredildiği yönünde eleştirilere yol açmaktadır.

Bu durum yalnızca teorik bir tartışma değildir; yargıya duyulan güvenin azalmasına da sebep olmaktadır.

2. Hukuki Nitelendirme Yasağının İhlali

6754 sayılı Kanun’un 3. maddesi şöyledir: "Bilirkişi, raporunda çözümü uzmanlığı, özel veya teknik bilgiyi gerektiren hususlar dışında açıklama yapamaz; hukuki nitelendirme ve değerlendirmelerde bulunamaz." Peki, uygulamada ne görülmektedir? Kusur oranlarının takdirinden, sözleşmenin feshinin haklı olup olmadığına, suçun manevi unsurunun oluşup oluşmadığından, tazminatın kalemlerine kadar pek çok husus bilirkişilerin takdirine bırakılmaktadır.

Hakim, dosyanın esasını ilgilendiren hukuki sorunu bilirkişiye havale ettiğinde, bilirkişi de ister istemez kendisini hakim yerine koymaktadır. Bu durum, anayasal bir yetki olan yargı yetkisinin, sicile kayıtlı bir teknik uzmana devredilmesi demektir ki bu, hukuk devleti ilkesiyle bağdaşmaz.

3. Kopyala-Yapıştır Raporlar ve Gerekçe Sığlığı

Özellikle iş hukuku ve kamulaştırma gibi seri dava türlerinde bilirkişi raporlarının birer standart forma dönüştüğü görülmektedir. Bir önceki dosyanın verilerinin sehven bir sonraki dosyada unutulduğu, tarafların iddialarının sadece özetlendiği ama teknik analizin iki satırı geçmediği raporlar, yargılamayı aydınlatmak yerine maalesef karmaşık hale getirmektedir.

HMK m. 279/2 uyarınca........

© Hukuki Haber