Yakup Cemil'i ölüme götüren askerlerin söylediği türkü
Milan Kundera’nın “Yavaşlık” romanında geçen “Bir şey hatırlamak isteyen yürüyüşünü yavaşlatır. Buna karşılık, az önce yaşadığı kötü bir olayı unutmaya çalışan insan, elinde olmadan yürüyüşünü hızlandıracaktır,” sözünü okuyup üzerine uzun uzun düşünmeye başladığım günden beri; çocukluğunda önüne hep uzun yollar çıkmış, o uzun yollarda durmadan yürüyerek büyümüş birisi olarak, Yaşar Kemal’in neden romanlarını yürüyerek yazdığını, bir zamanlar yolu olmayan benim doğduğum köye benzer uzak dağ köylerine doğru uzun yolculuklara çıkan jandarmaların yol boyunca neden türkü söylediğini daha iyi anlamaya başladım.
Hayatın ritmi, sadece gideceğimiz yere ne kadar sürede vardığımızla ilgili değil, yolda hangi anıları yanımıza aldığımız ya da hangilerini geride bırakmaya çalıştığımızla da ilgilidir. Yavaşlıkla-hatırlama, hızla-unutma sadece bedensel bir eylem değil, ruhun zamanla kurduğu derin bir pazarlıktır da.
Hızlı koşan, bir çiçeğin kokusunu alamaz mesela. Bir şeyi hatırlamak isteyen adımlarını seyreltir, çünkü geçmişe ancak sakin bir dikkatle uzanılabilir. Geçmişe gitmek isteyene geniş zaman lazım. (İhtiyarlıkta tekmil anıların sökün etmesinin sebebi yavaşlamış bu geniş zaman yüzündedir.) Unutmak, geride bırakma arzusundan doğar. Kötü bir anı, insanın yakasına yapışmış bir gölge gibidir. Ondan kurtulmak için topuklamamız lazım. Belki de modern dünyanın baş döndürücü hızı kolektif bir unutma ayinidir. Sürekli bir yerlere yetişmeye çalışırken, acılarımızı, kötü anılarımızı, hatalarımızı yol kenarına bırakılmış bir ceset gibi bırakabileceğimizi sanırız. Hayatın ritmi, hafızayla olan bağımızı da belirler. Eğer bugün çok hızlı yaşıyorsak, belki de gerçekten hatırlamak istemediğimiz bir yığın şeyle dolu bir hayatımızın olmasıdır. Ancak unutmamak gerekir ki; adımlarımızı ne kadar hızlandırsak hızlandıralım, insan eninde sonunda yorulup durduğunda, o kaçtığı anılarla yine baş başa kalacaktır.
Romancının sözünü özetlersek, “Yavaşlık, hatırlamanın; hız ise unutmanın ilacıdır.”
Hep akşamüzeri gelirlerdi köyümüze jandarmalar. Demek ki, bütün günü yolda geçirmiş, yolda türkü söylemiş, pınar başlarında durup soluklanmış, ardından tekrar tüfeklerini omuzlarına asmış, sonra yine hep bir ağızdan başka bir türküye başlamış, öyle varmışlardı köye…
Gölgelerin iyice koyulaştığı bir vakitte, ırmak sesinin bütün sesleri bastırdığı bir anda köye girişleri de, “Çanakkale içinde aynalı çarşı...” türküsüyle olur bazen; bazen de “Ah o Yemen’dir, gülü dikendir...”le.
İlk Türkçe türküleri, radyodan çok önce, köye gelen o jandarmalar getirmişti köyümüze.
Çok sonra öğrendim askerlerin yürürken neden türkü söylediklerini. Birlikte türkü söylemek, insanı ayakta tutarmış da ondan.
Çok eskiden beri bu durum bizde de böyleymiş. Modern askeri marşlarla, daha doğrusu “marş” denilen müzik türüyle tanışmadan çok önceleri askerler bu topraklarda türküyle yürümeyi öğrenmişler. Halk türküleri, daha içten, daha samimi bir ritim tutmalarına imkân veriyormuş meğer. Yürüyüş düzeni şöyleymiş: Sağ ayakla başla, ritmi bozma ama geçmişi de unutma. Türkü ise buna daha bir derinlik katmış; türkü eşliğinde atılan adım değil, bir ruhtur artık. Birlikte nefes almak, aynı ezgide salınmak, yorgunluğu dağıtır, oksijeni çoğaltır, kasları ritme uydurur. Ama asıl mesele ruhundadır. Türkü, o yalnızlığın duvarını yıkar. “Giden gelmiyor acep nedendir?” diye sorarken, binlerce askerin aynı acıyı paylaştığını hatırlatır. Acı bölünür, hafifler; umut çoğalır. (Köye gelen o jandarmaların, ertesi gün, gidip saklanmaya vakit bulamamış köylülere katır muamelesi yapıp gidecekleri yere katar yüklerini taşıtmaları ise ayrı bir yazı konusu…)
Kemal Tahir’in “Esir Şehrin İnsanları” romanının başkahramanı Kâmil Bey, Anadolu’ya silah ve cephane sevkiyatından yakalanıp Bekirağa Bölüğüne kapatılır. İttihatçılar gitmiş, İtilafçılar gelmiş. İtilafçılar arkadaşlarını salmış, Bekirağa Bölüğünü İttihatçılarla, Anadolu hareketini destekleyen aydınları doldurmuş. Kâmil Bey’in, tavandaki küçük penceresinden az ışık alan, en alt kattaki hücresinde, ona gardiyanlık yapan İsmail adında bir asker var. Kısa sürede askerle samimiyeti kurup arkadaş olur, birbirlerine hikâyeler anlatırlar. Asker bazen de bazı hikâyeleri uydurur. Kâmil Bey durumun farkında, ama burada günler başka nasıl geçer ki? Gardiyan askerin anlattığına göre, Kâmil Bey’in kaldığı bu hücrede, idama götürülmeden önce Yakup Cemil de kalmış.
O Yakup Cemil ki, Teşkilat-ı Mahsusa’nın ölümün üzerine çıplak elle koşan silahşorlarındandı. 11 Eylül 1916’da........
