Sinema, bir rebet, bir udi, bir tangocu
Yusuf Atılgan’ın hacmi küçük kendisi büyük romanı “Aylak Adam”da, okuyan herkesi afallatan şöyle bir paragraf vardır:
“Çağımızda geçmiş yüzyılların bilmediği, kısa ömürlü bir yaratık yaşıyor. Sinemadan çıkmış insan. Gördüğü film ona bir şeyler yapmış. Salt çıkarını düşünen kişi değil. İnsanlarla barışık. Onun büyük işler yapacağı umulur. Ama beş-on dakikada ölüyor. Sokak sinemadan çıkmayanlarla dolu; asık yüzleri, kayıtsızlıkları, sinsi yürüyüşleriyle onu aralarına alıyorlar, eritiyorlar.” (Aylak Adam, YKY, s.17)
Bütün dünyada olduğu gibi sinemanın bize gelişi bizde de ilk anda fark edemediğimiz, etkisini zamanla hissettiğimiz muazzam değişikliklere yol açtı.
İstanbul’da ilk sinema salonu, Birinci Cihan Harbi sırasında, Beyoğlu’nda, Britanya Elçiliğinin karşısında bulunan bir kahvehanede açıldı. Buraya gelen ilk filmler Alman veya Fransız yapımıydı. Sinemaya giden ilk müşteriler de şehrin siyaset erbabı, zengin tüccarları ve rütbeli askerleriydi. Kahvehane bir paravanla ikiye ayrılıyordu, bir tarafına erkekler, öteki tarafına kadınlar oturuyordu. Kısa bir süre sonra İstanbul işgal edildi. İşgalle beraber ilk kaldırılan şeylerden birisi bu paravan oldu. Sinema salonunda erkeklerle kadınlar karışık oturmaya başladı. Müşteri çoğalınca birkaç kahvehane daha sinema salonuna dönüştürüldü. Film oynatmadıkları zamanlarda bu salonlar bar halini alınca, kibar beyefendilerle hanımefendiler buralardan el ayak çekti. O sırada İstanbul’da işgal kuvvetlerinde görevli bir subay olan Galli Billy Fox-Pitt annesine yazdığı mektupta, “Bir sürü ‘sinema’ salonu var, ama hepsi böcek kaynıyor,” dedi.
On sene içinde birçok modern sinema salonu peş peşe açıldı. 1930’lara geldiğimizde şehirde Melek, Elhamra, Majik, Artistik sinemalarının yanında bin 400 seyirci kapasiteli Glorya Sineması görkemli bir törenle açıldı.
Sinemaya gidip, sessizce film seyretme alışkanlığını edinmemiz uzun bir zaman aldı. İlk yıllarda, ahali kahvelerde nasıl davranıyorsa, sinema salonlarında aynı şekilde davranmaya başladı. Okuması yazması olan seyirciler altyazıları yüksek sesle okuyor, sıkılanlar oturdukları koltuktan kalkıp salonda tur atıyor, birbirleriyle sohbet ediyor, bazıları müziğe uyarak ayaklarıyla tempo tutuyor, bazıları kalkıp dans etmeye başlıyor, bazıları da başrol oyuncusuyla tartışmaya girişiyor, hatta ona yol göstermeye çalışıyordu. (Bu durum 70’li yılların sonuna kadar taşra sinemalarında devam etti. Güzel hikayedir, denk geldi… Daha önce aynı filmi iki üç kez seyretmiş olan Urfalı, bir akşam yazlık sinemada oynayan aynı filme karısını da götürmeye karar verir. Ellerinde çekirdek külahları, otururlar tahta sandalyelere, film başlar, daha önce filmi seyrettiği için her sahnesini ezberlemiş olan koca başlar filmi karısına anlatmaya. Başrol oyuncusu bir köşeyi dönecek, duvarın arkasında ona pusu kurmuş “kalleşler” var, adam karısına anlatır, “Xanım bax, şimdi adam tam duvarı dönecax orada qelleşler oni bekli, vuracaxlar adamı.” Gözü perdede, başlar başrol oyuncusuna yalvarmaya: “Gêtme, seni vuracaxlar, daha önce gördüm ben, gêtme dim, gêtme, vuracaxlar seni… Ne olur gêtme!” Adam hiç oralı değil, gidiyor. Bir kez daha ısrarla “gêtme” deyince, o sırada gözyaşlarına boğulmuş, heyecandan oturduğu sandalyeden düşmekte olan karısı kocasının yalvarmalarına kulak asmayan başrol oyucusunu bırakıp eşine döner, “Bırax gêtsin, sen insanlığıy yaptın, bırax gêtsin” der.)
Cumhuriyet sonrası Türk modernleşme projesinin temel sloganlarından birisi, “İmtiyazsız, sınıfsız kaynaşmış bir kitleyiz,” sloganıydı. “Onuncu Yıl Marşı”nın dördüncü kıtasının ikinci dizesinde, “Örnektir milletlere açtığımız iz;/İmtiyazsız, sınıfsız, kaynaşmış bir kitleyiz” diye geçer. Hepsi biliyor, bu imkânsız bir şey ama bir toplumu böyle tanımlamak, devlet mekteplerinde halkın parasıyla okumuş yeni aydın için böyle bir hayal kurmak bile güzel…
Bu alanda “kaynaşmamız” için en ideal mekân sinema salonlarıydı. Burası, zengin fakir, kadın erkek, yaşlı çocuk herkesin bir araya geleceği ideal mekânlardı. Eskiden böyle değildi. Osmanlı döneminde kamusal alanlarda toplananlar, rütbelerine göre itibar görürdü. Şimdi bu durum değişmişti. Değişmişti değişmesine de bazı kendini bilmezler, hâlâ “imtiyaz”peşinde, hâlâ rütbelerine göre mevki hayali kuruyorlardı.
Mesela Baha, Nasuhi ile Mithat isimli üç savcı vekili sinemaya giderler bir akşam. Devlet memurlarına loca yakışır, sıradan halkın içinde oturacak değiller ya! Sinema salonu sahibi Cevat Bey taleplerini ret eder, aralarında tartışma çıkar, polis gelir, Cevat Bey’i devlet memuruna hakaretten ve “resmi görevlerini icra etmelerine engel olmaktan” götürüp nezarete atarlar. Basın, Cevat Bey’in arkasına geçer, çarşı karışır. İki gün sonra mahkemeye çıkar, Cevat Bey umutsuzdur, onu dava edenler koskoca üç savcı, hiç umudu yok. Ama mahkeme herkesi şaşırtan bir karar verir, Cevat Bey beraat eder, bu kez Cevat Bey davacı olur, üç savcı vekilinden birisi görevinden alınır.
Böylece sinema salonları, bu hadiseyle birlikte hangi mevkide, rütbede olursa olsun, vatandaşlar arasında “eşitliğin” sağlandığı Cumhuriyetin kıymet verdiği ilk mekanlardan birisi olur çıkar.
Ama ahali uyanık. Karanlık ve rahat sinema salonları, bu kez aşıkların buluşma yerleri haline gelir. Işıklar söndükten sonra “kırıştırmak” için bu salonlar ideal yerlerdir. Bir süre sonra belirli sinema salonları adeta “randevu yeri” niteliğine kavuşur. Birlikte aleni gezmeleri yasak, el ele tutuşmaları sakıncalı aşıklar için bu salonlar gizli buluşmalar için mükemmel yerler olur. Sinema salonlarında “göstere göstere kucaklaşan, birçok vakada öpüşüp birbirini açıkça elleyen çiftlerin” haberleri duyuluyor her yerde. “Fahişeler” için de “meslek icra etme” babında korunaklı mekanlardır artık bazı salonlar.
Yusuf Atılgan’ın sözünü ettiği “sinemadan çıkmış insan” işte tam bu sırada karıştı aramıza. Sinemadan çıkanlar, aynı zamanda bir hayalle çıkıyordu artık. Kimisi hayata karıştıktan sonra da filmde gördüğü tutkulu aşka benzer bir aşk yaşarken, kimisi filmde duyduğu bir şarkıyı ıslıkla çalarken veya mırıldanırken, kimisi şahane bir otelin döner kapısından girerken veya üstü açık bir otomobilde Boğaz gezintisine çıkmışken, kimisi de bir konserde güzel sesli bir hanım şarkıcıyı dinlerken hayal etmeye başladı kendini.
İstanbul, o sırada dünyanın en kozmopolit şehirlerinden birisiydi ancak gelin görün ki şehir henüz sakinlerinin estetik arzularını tatmin etmekten bir hayli uzaktı.
Şehre gelmiş olan sinema, insanların bir sürü estetik ihtiyacını su yüzüne çıkardı. Hayallerini gerçekleştirmenin önünü açtı. İnsanlar........
© Habertürk
