Dante, Vergilius, Yahya Kemal, Ahmet Hamdi
İtalyan dilinin kurucu babası Dante Alighieri, bugün artık dünya kültür mirasının en nadide parçalarından birisi olarak kabul edilen “İlahi Komedya” adlı eserinde “Cehennem”, “Araf” ve “Cennet”i iki rehber eşliğinde gezer.
Rehberlerden birisi Roma döneminin en büyük şairi Vergilius, öteki de hayali bir genç kız olan Beatrice’dir.
Vergilius şairin ustası, Beatrice de platonik aşkıdır.
Eserin başlangıcında Dante karanlık bir ormandadır. Bilinci bulanık, aklı çelinmek üzeredir.
İşte tam bu umutsuzluk anında belirir Vergilius. Yalnız “Cehennem”i ve “Araf”ın alt katlarını gezerken Vergilus yanındadır; “Cennet”teki yolculuğunda ise ilham kaynağı aşkı rehberlik edecek ona, Beatrice devralır rehberliği Vergilius’tan.
(Dante’nin cennet yolculuğunda ustası yerine sevgilisini kendine rehber yapmasının nedeni o günden bugüne hep tartışıldı. Yaygın görüş, “Vergilius Hıristiyanlık öncesinde yaşadığı için cennette yeri yok, Dante o yüzden onu cennette götürmedi” şeklindedir. Kim ne derse desin bence, cennetti Beatrice gibi bir huriyle gezmek, Vergilius gibi aksi, huysuz, ihtiyar bir şairle gezmekten daha zevkli olsa gerek!)
İlahi Komedya’yı her elime alışımda, Dante ile Vergilius’un ilişkisini, nedendir bilmem, bizden iki büyük edebiyat adamının, ille de Yahya Kemal Beyatlı ile Ahmet Hamdi Tanpınar’ın ilişkisine benzetirim.
Yıllar önce çıkan “Günlüklerin Işığında Tanpınar’la Başbaşa” kitabını okuduğumda bu “koşutluk” aklımı çelmişti; iki büyük yazar hakkında bir yığın şey okuyup ikisinin hayatına derinlemesine bakınca bu fikir bende, zaman geçtikçe biraz daha pekişti.
Yalnız peşinen söyleyeyim; bendeki Dante Ahmet Hamdi, Vergilius da Yahya Kemal’dir.
Yahya Kemal ile Ahmet Hamdi Tanpınar’ın arasında tam on yedi yaş fark var.
Ahmet Hamdi Darülfünunda Yahya Kemal’in talebesidir.
Erken yaşlarda edebiyat denilen “sağlığa yararlı illetin” pençesine düştüğünde; ustası Yahya Kemal, şiirleri dilden dile dolaşan, ünü memleket sınırlarını zorlayan büyük bir şairdi.
Onun dergâhına mürit yazılarak yolculuğa çıktığı belli...
Büyük bir ihtimalle Yahya Kemal’den ilhamla şair olarak başlamış işe, ancak zamanla “ustasının” bu alanda Nirvana’ya ulaştığına, onun ulaştığı mertebeye herhangi bir faninin ulaşmasının mümkün olmadığına, zaten şiirde yapmak istediklerini ustasının çoktan yaptığına, bundan sonra onun kadar iyi bir şairin bu evrene bir daha kolay kolay uğramayacağına kani olduktan sonra şiiri bırakmış, romana yönelmiş, Orhan Pamuk’un demesiyle “Şiirde aradığını, romanda bulmuş”tur. (İyi ki de böyle oldu. Romanda o büyük kapıyı açmasaydı Oğuz Atay belki de olmayacak; Ahmet Hamdi ile Oğuz Atay olmasaydı Orhan Pamuk belki de yolunu bu kadar kolay bulmayacak, geleneği olmayan bu uzun yolculukta belki de Nobel, kolay kolay Türkçeye nasip olmayacaktı.)
Roman Yahya Kemal’in bulaştığı bir alan değil; üstat roman yazmış olsaydı, muhtemelen Ahmet Hamdi bu romanlara bakarak “Ben bunlar kadar iyi roman yazamam” diyerek belki de bizi “Huzur”dan, “Saatleri Ayarlama Enstitüsü”nden mahrum bırakabilirdi.
Her ne kadar “Günlüklerinde” Yahya Kemal nesre yönelmedi diye hayıflansa da “Kim bilir, belki onda da romancı vardı” dese de romana bulaşmadı diye ben kendi payıma Yahya Kemal’e minnettarım!
“İstanbul” kitabında Orhan Pamuk, yirminci asrın başlarında Yahya Kemal ile “tilmizi”Ahmet Hamdi’nin savaşlardan yorgun düşmüş, sümüklü muhacir çocuklarıyla tıklım tıkış, daha sonra işgalcilerin çizmesi altında inlemiş İstanbul’un yoksul, yorgun, harabe haline gelmiş uzak semtlerinde uzun yolculuklara çıkarak, yıkılmakta olan imparatorlukla birlikte can çekişmekte olan “kadime” hayıflana hayıflana birbirlerine dert yandıklarını anlatır büyük bir sevecenlikle. O parçayı her okuyuşumda, birisinin üstünde bej bir pardösü, öteki kalın bir paltonun içinde içiten içe aynı ağıtı terennüm eden, artık çok uzaklarda kalmış iki yorgun insan resmi canlanır gözümde. Birisi şiirini uzun bir ağıta dönüştürme çaresizliği içinde kıvranıyor, öteki “şiir ustamla birlikte yükseleceği yere yükseldi, o halde payıma düşen aynı ağıtı romana dönüştürmek” diye hayallere daldığını düşünürüm.
Yakup Kadri’nin hatıratında okumuştum. Yahya Kemal’in hayatta en çok değer verdiği şeylerden birisi “izzetinefsi”ydi. Bu........
© Habertürk
