"Canossa'ya gitmek!"
Dostoyevski’nin “Budala” romanı böyle havalarda okunacak kitap mıdır bilmiyorum; dışarıda aralıksız kar yağıyor ve ben bu bela kışın uzun gecesinde, romanın her türlü fırtınaya açık huzursuz kahramanlarının üşüyen ruhlarının arasında gezinip duruyorum.
Prens Mişkin’in uzun bir süreden beri yakasını bırakmış olan sara nöbeti, tekrar gelmiş. Sara nöbetinin gelişini, o hastalığa yakalanmış hiçbir hasta bu denli başarılı anlatamaz; o nöbetin ne cins bir şey olduğunu, hayatı boyunca aynı hastalıktan mustarip Dostoyevski anlatabilir ancak.
Onun anlattığına göre, sara nöbeti bir anda gelip tutarmış insanı. Birdenbire yüz, özellikle bakışlar çarpılır, tanınmaz hale gelir, bütün beden, yüzün bütün çizgileri kasılır, çırpınır, titrermiş. Bir benzeri daha olmayan korkunç bir çığlık koparmış insanın göğsünün derinliklerinden ve insani olan her şey bir anda o çığlığın içinde kaybolurmuş. Dışarıdan bakan birinin bağıran kişinin aynı insan olduğuna inanabilmesi imkânsız değilse bile son derece güçmüş. O insanın içinde başka birinin bağırdığı sanılırmış. Sara nöbeti geçiren birinin görüntüsü pek çok kişiyi dehşete düşürür, dayanılmaz, mistik denebilecek bir korkuya sürüklermiş.
Prens Mişkin’e bu nöbet geldiğinde, hadiseye şahit olan Rogojin bir anda taş kesilmiş, kalakalmıştı.
Oysa birkaç sayfa önce Rogojin yaşadığı dehşet bir aşk halini anlatmıştı Prens Mişkin’e.
Kitabı bıraktım, içime dokunan şey neyse ondan birazcık olsun uzaklaşmak için pencereden dışarı baktım. Kar yağıyordu. Tıpkı çocukluğumda yağdığı gibi. Çocukluğumda, kırık camın yeri naylonla kaplanmış pencereden baktığım karşı yamaçtaki meşe ormanına düşüyordu kar taneleri. Burada sedir, huş ormanının ortasına. Kışın bile yeşil kalan sedir ağaçlarının dalları kristal birer avize şimdi, düşen kar tanecikleri çoktan buza dönüşmüş üzerinde, yeşil yapraklarını örterek ormana kendi rengini vermiş.
Romandan uzaklaşıp, içinde buzlu rüzgarların hüküm sürdüğü karanlık bir ormanın derinliklerinde, bir kulübede geçen, ninesinin anlattığı masalda yeri olan, ormandaki gizli yaratıkların peşine takılıp kaybolan, sevdikleri onu ararken, “kış ruhu” tarafından lanetlenen yaratıkla karşılaşan küçük bir kızın maceralarını anlatan bir masal mı okusam dedim kendime. Ama ne mümkün! Dostoyevski almış beni dünyasına, ondan kurtulmak isteyen kim!
Rogojin’in nişanlısı yüz çevirmiş ona. O da derdini anlatıyor Mişkin’e. Kadın “seni istemiyorum” diyor ama umarsız aşık Rogojin ısrarcı. Bir şal alıp gider nişanlısına, nişanlısı gözü önünde şalı alıp hizmetçisine verir. Rogojin aşağılanmıştır, tartışmaya başlarlar. Rogojin kendine hâkim olamaz kadını tokatlar. Sonra da bütün Dostoyevski kahramanlarının yaptığı gibi “otuz altı saat, uyumadan, yemeden, içmeden ve odadan bir an olsun dışarı çıkmadan, ayaklarına kapanıp kendisini af etsin diye” ona yalvarmaya başlar. Bağışlamazsa eğer, canına kıymakla tehdit eder; kadın tınmaz. Tam tersine ortak arkadaşlarını çağırır eve, onu daha da aşağılamak için “bu herif burada zırlayıp dursun, hadi biz tiyatroya gidelim” der onlara. Gecenin bir vakti tiyatrodan döner, o hâlâ aynı yerde, aynı pozisyondadır. Kadın onu her şeyiyle tekrar tekrar aşağılar ve yatak odasına girip yatar. Sabah onu bir şeyler yemeye zorlar, o ise “beni bağışlamadan yemem” diye diretir. Kadın öfkelenir, sonra tekrar “başının etini yemeğe” devam eder. Nişanlısının hiç kin tutmuyor olması onu şaşırtır. Kin tutmamasını bile ona değer vermemesine bağlar Rogojin. Ve bir ara kadın ona Roma’da bir Papa hikayesini anlatmaya başlar:
“Romalı papalardan biri imparatora kızmış. İmparator yalın ayak, başı kabak, sarayın önüne diz çöküp üç gün papa kendisini bağışlayana dek öylece beklemiş. Diz üstü durduğu bu üç gün boyunca imparator ne düşünmüş ne yeminler etmiş biliyor musun? Dur da okuyayım sana bunları.”
Kadın kalkar, gider bir kitap alır “ve imparatorun dizüstü beklediği o üç gün boyunca papadan öç almak için kendi kendine ne sözler verdiğini ne antlar içtiğini anlatan şiirleri okumaya” başlar ona. (Budala, İletişim Yayınları, s.262)
Nişanlısı, Rogojin’e bunları anlatarak, Papa’ya onu bağışlasın diye yalvaran o imparator kadar alçalmış bir insansın demek istiyor herhalde.
Biliyorum. Dostoyevski’nin romanlarında geçen binlerce hikâyenin mutlaka bir bağlamı vardır. Hiçbir gereksiz cümle onun romanlarında yer almaz. Her hikâye bizi mutlaka bir yere götürür.
Nişanlısının Rogojin’e bahsettiği papa ve imparator kimdi? Ya ikisinin hikayesini şiire dönüştüren şair?
Şimdi bir İskandinav kış masalından da vazgeçebilir, romanı okumaya da ara verebilirim.
Beni yeni bir yolculuğa çıkardı Dostoyevski; romanı bıraktım, düştüm papa, imparator ve şairin peşine.
Kendimi bir anda 1077 yılında buldum.
O yıl, Ortaçağ Avrupası’nın yıpranmış takviminde sadece bir tarih değildir. O yıl, Kutsal Roma İmparatoru Dördüncü Henri’nin Papa Üçüncü Gregorius tarafından aforoz edilmesiyle, krallığın başına görünmez ama ezici bir taç olan, yalnızlık tacını giydirdiği tarihtir.
Sözünü ettiğimiz çağda iktidar sadece kılıçla el değiştirmiyordu. Birçok kral, imparator için iktidar gökten inen bir lütfa bağlıydı. Bir krala kral denecekse eğer, Tanrı’nın sessiz onayıyla bu mümkündü. Hıristiyan dünyasında bu onayın tescil aracı da Papa’nın mührüydü. Papa’nın ağzından çıkacak tek bir söz, koca bir imparatoru tahtından edebilir ve en önemlisi onu Tanrı’nın gözünde bir hiç haline getirebilirdi. Aforoz, papaların elinde korkunç bir silahtı, bu silah yalnızca dini bir ceza değil, aynı zamanda toplumsal, siyasal ve psikolojik bir yıkımdı.
Alman asıllı imparator Dördüncü Henri çok genç bir yaşta ağır bir mirasın yükünü omuzlamıştı. Tahta çıkışı ona güç getirdiği gibi, bir o kadar da düşman getirmişti. En büyük düşmanı, keskin kılıcıyla karşısına dikilmiş rakip bir kral değil, beyaz cübbeli ruhban lideriydi. O sırada Hıristiyan aleminin dini lideri olan Dördüncü Gregorius sert bir reformcudur; temel amacı kiliseyi dünyevi iktidardan bağımsız hale getirmektir. İmparator ise,........© Habertürk
