Soğuk değil, sahipsiz hikâyeler üşütmesin Erzurum'u
Türkiye’de bazı şehirler vardır; geçmişi büyüktür ama bugünü o büyüklüğü taşıyamaz. Bazıları ise tarihini yük gibi görür, üzerini örter, betonun arasında kaybeder. Erzurum, uzun yıllar bu iki sıkıntıyı da aynı anda yaşayan şehirlerden biri oldu. Oysa Erzurum sıradan bir Anadolu kenti değildir. Erzurum kelimelerle anlatılamayan bir şehirdir. Suyunu içen, havasını soluyan bilir.
Bu şehir; Doğu’ya açılan kapıdır, taşla konuşur, kaleleriyle ayakta durur, medreseleriyle hafıza taşır. Ve hepsinden önemlisi, Cumhuriyet’in kuruluş harcında adı yazılı olan önemli şehirlerimizden biridir. Bugün Erzurum’da sessiz ama dikkatle izlenmesi gereken bir değişim, dönüşüm süreci yaşanıyor. 1980’li yıllarda memleketim olan bu şehirde üniversite öğrencisiydim. Liseyi kadim şehirlerimizden Osmanlı eserleriyle dolu Bursa’da okuduktan sonra Selçuklu döneminin imzasını taşıyan tarihi dokuya sahip Erzurum’a döndüğümde, tarihi eserlere karşı soğukluk ve ilgisizlik karşısında şaşırmıştım.
Yıllar sonra bu hafta sonu Erzurum’u detaylıca gezip, inceleme imkânım oldu. Üniversiteli yıllarımızda güzel anılar biriktirdiğim arkadaşım, Atatürk Üniversitesi’nden Prof. Dr. Sait Uylaş rehberliğinde şehrin yeni halini keşfettim. Yaşanan değişimi, ortaya çıkarılan eserlerin yeniden şehre kimlik kazandırma çalışmalarını görünce inanamadım. Birisi önüme 10-15 yıl önce bugünkü fotoğrafı koyup, “Erzurum’u bu hale getireceğiz” deseydi, ihtimal vermez, inanmazdım. Değişim o kadar büyük, güzel ve yerinde yapılmış. Erzurum Büyükşehir Belediye Başkanı Mehmet Sekmen’i tebrik etmek gerekir. Ama henüz bu yolculuk bitmemiş. Erzurum’un ilçelerini de kapsayacak şekilde devam ediyor.
Ne yapıldı, neyin üzerinde duruluyor?
Belediye Başkanı Mehmet Sekmen, 2014’ten bu yana görevinin başında. Hem Erzurum’u hem de mahalli idareciliği iyi biliyor. Ankara ile olan sıcak ilişkileri de önü açıyor, işlerini kolaylaştırıyor. Sekmen’in hasletlerine son eklediği ise kentsel dönüşüm ve yenileme… Aslında uzun görev süreleri her zaman bazı tartışmaları da beraberinde getirir. Ancak objektif bakıldığında, elbette eleştirilecek yönleri de vardır, ama Sekmen döneminde kalıcı, etkileyici projeler daha fazla öne çıkıyor.
Yakutiye Medresesi, Çifte Minareli Medrese, Üç Kümbetler ve Erzurum Kalesi çevresinde yapılan düzenlemelerle, kentin tarihî dokusunu ortaya çıkarma yönünde atılan adımlar o kadar kıymetli ki, Erzurum’u bilen birisi olarak anlatmakta güçlük çekiyorum. Erzurum Kültür Yolu Projesi’nin ödül alması da zaten yapılan başarılı işlerin bir alkışı konumunda. Ancak Erzurum için asıl hikâyenin yeni başlayacağını özellikle vurgulamak istiyorum. Dağ Mahallesi, Sanayi Mahallesi, Kale çevresi ve bazı ilçelerde eski yapı stokunun yenilenmesi, yeni konut alanları ve çevre düzenlemeleri uzun süredir en çok konuşulan konular arasında yer alıyor.
Kentsel dönüşüm köylere uyar mı?
Şehir merkezindeki dönüşüm başarılı ilerlerken, kırsalda aynı yaklaşımın sorunlar doğurduğu görülüyor. Yol, meydan, park, sosyal alan ve kırsal hizmetler belediyeciliğin klasik başlıkları gibi görülebilir, fakat Erzurum Büyükşehir Belediyesi’nin ilçelere hizmet götürme çabası da dikkat çekiyor. Ancak köylerin mahalleye çevrilmesiyle Türkiye genelinde doğaya kamu eliyle daha fazla zarar verilmesi gibi bir durum Erzurum’da da söz konusu. Erzurum’da ilçeleri ve köyleri gezince doğanın nasıl bozulduğuna, kirletildiğine dair tabloyu daha net gördüğümü söyleyebilirim. İlçem Olur’a ve başta köyüm Aşağı Karacasu ve diğerlerine uğradığımda buralardaki değişim hiç hoş değildi. Tablo üzücüydü.
Mesela hane sayısı düşmüş köylere yanlış yöntemli kanalizasyon götürülünce, köyler doğallıklarını kaybetmeye başlamış. Cam gibi akan dereye müteahhit eliyle pislik akıtılır olmuş. Artık mahalle olarak anılan köyümün iki kenarından büyük ve küçük ismi verilen iki çay akıyor. Birine de yeni dönemde kanalizasyon bağlanmış. Böylece berrak, pırıl pırıl akan derenin yanına hayvanlar bile yaklaşamamaya, su içememeye başlamış. Doğanın, belediye/müteahhit eliyle bu şekilde kirletilmesi nasıl izah ediliyor, bilemiyorum. Kentsel dönüşüm ile köylere yapılması gerekenleri karıştırmamak lazım. Köylerde yol kenarlarına beton duvarlar yapmak da çok gereksiz, anlamsız iş olmuş. Doğada o işi yapacak bolca bitki ve ağaç türü var!
Belediye-üniversite iş birliğiyle güzel işler
Erzurum Belediyesi’nin Atatürk Üniversitesi ile yürüttüğü elit damızlık sürü, embriyo transferi gibi projeler; belediyeciliğin alışılmış alanlarının dışına çıkan hamleler olarak değerlendirmek mümkün. Böylece bir yandan Erzurum ekonomisinin omurgası doğrudan desteklenirken bir adım daha atılarak ilçelerdeki tarım faaliyetlerine ilgi gösterilmesi, meyve ve bitki envanterinin çıkarılması iyi olur. Benim bizatihi gözlemlediğim kaybolan meyve türleri var. Yıllarca bu konuda ilgili bakanlık da bölgenin üniversiteleri de belediyeler de bir şey yapmadı. Halen daha da yapan yok. Geçmiş yıllarda bu konuda yazılar da yazdım, ama Tarım ve Orman Bakanlığı da henüz böyle bir vizyonla hareket etmiyor.
Bir güzel gelişme de spor tarafında yaşanıyor. Erzurumspor, Palandöken ve kış sporları altyapısı ile şehrin “spor şehri” kimliği güçlendirilmeye çalışıldı. Bu alandaki çalışmalar başarılı bir şekilde devam ediyor. Erzurumspor’un süper lige çıkmayı garantilemesini de bu sürecin bir parçası olarak görmek mümkün. Aynı zamanda Erzurum’un yüksek rakım avantajı, sporcular için kamp merkezi potansiyeliyle birlikte değerlendiriliyor. Ben de şehirde Türkiye’nin farklı yerlerinden gelen spor kafileleri gördüm. Yaklaşık 15 yıl önce de Palandöken’in yazın çim kayağı yapılmasına imkân veren durumunu gündeme getirip, değerlendirilmesini önermiştim. Bu konuda bir gelişme oldu mu, bilmiyorum.
Tarih yeniden nefes alıyor
Uzun yıllar boyunca Erzurum’un büyük tarihi yapılarını ve görkemlerini çevreleri taşıyamıyordu. Plansız yapılaşma, düzensiz dükkânlar, görsel kirlilik ve dar alanlar yüzünden tarih, parça parça duruyordu. Tüm Türkiye genelinde olan bir durum Erzurum’da daha sert karşımıza çıkıyordu. Son yıllarda şehir merkezinde hissedilen değişimin en kıymetli tarafı da burası.
Meydanlar açılıyor, çevre düzenlemeleri yapılıyor, yaya ulaşımı güçleniyor, aydınlatmalar yenileniyor ve taş doku yeniden öne çıkıyor.
Artık Yakutiye Medresesi’nden Çifte Minareli Medrese’ye yürürken şehir okunabilir hâle geliyor. Bu estetik bir kazanım olduğu kadar ekonomik bir dönüşüm anlamına da geliyor. Kültür turizmi adına bir devrim niteliği taşıyor. Bu gelişmelere bir de Erzurum’un etrafındaki doğası eklenirse trekking, rafting ve tarihin iç içe geçtiği güzel bir turizm noktası haline gelebilir. Çünkü şehirde tarih görünür olursa ziyaretçi kalır, esnaf kazanır, şehir yaşar ve çevresi de kalkınır.
Toledo, Prag ve Salzburg gibi olabilir
Bir şehirde kale varsa, o kale yalnız bırakılmaz. Erzurum Kalesi, bu şehrin doğuş noktasıdır. Kale çevresi yalnızca gezilip çıkılan bir alan değil; yaşayan bir merkez olma yolunda ilerliyor. Küçük müzeleri, akşam ışıklandırması, kafe ve dinlenme noktaları güzel. Rehberli yürüyüş rotaları da çıkarılabilir. Bu model Toledo, Mostar, Prag gibi şehirlerde başarıyla uygulanıyor. Erzurum’un potansiyeli de onlardan eksik değil, hatta fazlası var.
Kış tarafı içinse Salzburg ve Innsbruck gibi şehirleri dikkate almak, incelemek iyi olacaktır. Böylece Palandöken’in ayrı bir yer/destinasyon gibi değil Erzurum’un parçası gibi algılanması sağlanabilir. Hatta şehir merkezine kadar ulaşacak bir kayak güzergahı bile düşünülebilir.
“En büyük, en uzun, en ucuz” söylemlerinde kurtulup, daha az bağırıp, daha çok hikâye anlatılması gerekiyor. Bunun için de kalite, gelenek, güvenilirlik, süreklilik ve standartlaşmaya önem verilmesi gerekiyor.
Cumhuriyet Caddesi sadece araç ve dükkân hattı olmamalı. Şehrin vitrini olarak gözden geçirilmeli; Tabela bütünlüğü, cephe iyileştirmesi, kış şehir kimliği, yerel ürün noktaları, akşam canlılığı, kent mobilyaları için özgün çalışmalar yapılması lazım. Böylece soğuk, doğru planlanarak sorun olarak algılanmaktan avantaja dönüştürülmelidir.
İlçeler mutlaka sahaya çıkmalı
Erzurum merkez ilçeleriyle (Yakutiye, Palandöken, Aziziye) toparlanırken elbette uzak ilçeler de değerlerine ve coğrafi konumlarına göre rol almalıdır.
Oltu; tarih, zanaat ve gastronomisiyle,
Narman; jeoloji ve peribacalarıyla,
Tortum; şelale, su sporları ve doğa koridoruyla,
İspir; rafting ve doğa sporlarıyla,
Olur; kaleleri, mağaraları, doğası ve geçiş yollarıyla,
Pasinler; tarih, termal ve inanç turizmiyle,
Horasan; tarih, kültür ve geçiş yolu turizmiyle,
Tekman-Karayazı-Hınıs; Yayla yaşamı, yerel kültür, kırsal konaklama turizmiyle,
Uzundere: "Sakin Şehir" (Cittaslow) unvanıyla, “Saklı Cennet”i ve biyoçeşitliliğine ilave olarak Öşvank Manastırı gibi tarihi eseriyle,
Köprüköy: Tarih ve sağlık turizmiyle,
Şenkaya: Ormanları, tarihi, Allahuekber Dağları'ndaki şehitlikleri ve yaylalarıyla öne çıkıyor.
Erzurum, ilçelerin bu değerlerini geliştirip merkeze entegre edebilirse ideal bir turizm modeli ortaya çıkar. Hatta turizmde değeri olan bazı yakın çevre il ve ilçeleri de hinterlandına alması gerekir. Böylece 12 aya yayılan turizm ile bölgede büyük bir deneyim yaşatılabilir. Kısacası Erzurum’un eksiği potansiyel değil, doğru turizm senaryosudur. Erzurum, ilçelere yayılabilecek çok katmanlı bir turizm haritasına sahip olur, doğru planlamayla da her ilçe tematik bir destinasyon haline getirilebilirse müthiş bir güç kazanır.
Marka otel az, yabancı turist sayısı düşük
2025 itibarıyla Erzurum genelinde 138 konaklama tesisi, 4 bin 983 oda ve 10 bin 56 yatak kapasitesi bulunuyordu. Son bir yılda ne kadar arttı bilemiyorum. Ancak Doğu Anadolu ölçeğinde önemli bir kapasite, ancak mesele sadece yatak sayısı değil; niteliği yüksek oda, marka otel, premium hizmet ve dört mevsim doluluk oranıdır. Bu konuda Erzurum’un yol alması lazım. Mesela konakladığım uluslararası zincir otelde almış olduğum hizmeti çok beğendiğimi söyleyemem.
Şehir geçen yıl yaklaşık 500 bin ziyaretçiyi ağırlamış. Resmî verilere göre bunun 455 bini yerli, 38 bini yabancı misafirlerden oluşuyor. Erzurum artık yalnızca kış aylarında hatırlanan bir şehir olmaktan çıkıyor. Bu iyi haber. Ancak toplam içinde yabancı turist oranı henüz yüzde 8 seviyesinde. Halbuki bu şehir, tarihiyle, doğasıyla, rakımıyla, çevresiyle ve spor altyapısıyla çok daha fazla yabancı turisti hak ediyor. Erzurum, yalnız kayakla değil; sağlık, kültür, kongre, doğa turizmi, yüksek irtifa spor kampı ve gastronomi ile büyüyebilir. Gastronomi için de başta mevcut cağ kebapçıları olmak üzere ilgili esnafı biraz eğitmek, gelişmelerini sağlamak için destek vermek gerekir. Kalite, güvenirlik ve standartlaşma için zaman kaybedilmemelidir.
Havalimanı ilgi bekliyor
Erzurum Havalimanı 2025 yılında 1 milyon 268 bin yolcuya hizmet verdi. Bunun ezici çoğunluğu iç hat yolcusu. Türk Hava Yolları, AJet, Pegasus ve dönemsel olarak diğer taşıyıcılar uçuş gerçekleştiriyor. Erzurum’da yolcu sayısının 1 milyonu aşması güçlü bir bölgesel talebin göstergesidir. Dolayısıyla Ulaştırma ve Altyapı Bakanlığı’nın havalimanıyla biraz ilgilenmesi icap ediyor. Mesela özel yolcu salonu (lounge) yok. Marka olmaya çalışan, kayak turizmini büyüten, iş dünyasını çeken, spor organizasyonları alan bir şehirde premium yolcu salonunun olmaması THY ve DHMİ adına, ciddi eksikliktir. Turizmin otelde değil havalimanında başladığını Erzurum’un otoritelerine de bir kez daha hatırlatmış olayım. Artık klasik yatırımlar, değişimler yetmez. İlk büyüme ziyaretçiyle, ikinci büyüme kaliteyle olur. Erzurum şimdi tam bu eşikte duruyor.
En büyük eksik hikâye yönetimi
Erzurum kendini hâlâ çoğu zaman üç kelimeyle anlatıyor: Kayak, cağ kebabı ve soğuk. Oysa anlatılması gerekenler çok daha geniş: Taş şehir kimliği, Selçuklu mirası, Cumhuriyet hafızası, yüksek rakım sporları, doğa geçiş koridorları, mutfağı ve sınır medeniyetleri tarihi… Ayrıca yöresel ürünlerin yaygınlaşması ve güvenilir hale gelmesi için destekler sağlanmalı, pazarlaması yapılmalı belli bir kalite ve standart tutturulması için çaba gösterilmelidir. Ürün içeriklerinin yeni dünyanın tercihlerine uygun olması, detaylı yazılması ve tescil edilmesi gerekir. Ama mutlaka ve mutlaka standartlaşma şart.
Evet, Erzurum değişiyor. Bu net biçimde görülüyor. Ama yalnızca bina yapmak yetmez. Şehre kimlik kazandırmak gerekir. Meydan açmak önemlidir; ama hafıza açmak daha da önemlidir ve kalıcıdır. Erzurum, doğru yönetilirse, Türkiye’nin en güçlü şehir dönüşüm hikâyelerinden birini yazabilir. Yeter ki tarihi dokuyu ortaya çıkarırken ruhunu kaybetmesin, turistik şehir ile turistik tesisi karıştıran anlayışa kapılmasın…
Erzurum bugün bir eşiğin tam ortasında duruyor. Bir adım sonrası, taşı temizleyip ruhu kaybetmek; diğer adımı ise taşı da hafızayı da birlikte ayağa kaldırmak. Meydan açmak kolaydır. Asıl zor olan, o meydana anlam yükleyebilmektir. Kale restore edilir, medrese aydınlatılır, cadde düzenlenir… Ama şehir ancak kendini nasıl anlatacağını bildiğinde gerçekten ayağa kalkar. Erzurum’un ihtiyacı para değil, proje bolluğu değil. Anlatı disiplini, hafıza yönetimi ve kimlik cesaretidir.
Bu şehir Selçukluyu gördü, Cumhuriyet’i kurdu. Bugün yapması gereken tek şey var: Kendi hikâyesini savunmak. Eğer bunu başarırsa Erzurum, sadece Doğu’nun değil, Türkiye’nin en güçlü şehir dönüşüm hikâyelerinden birini yazar. Sessizce yazar… Ama kalıcı biçimde yazar. Erzurum’da büyümüş bir gazeteci yazar da memleketini ancak bu kadar yazıp, anlatabilir. Belki de Erzurum gibi bir şehri en iyi şairler anlatır. Dolayısıyla son sözü de şaire bırakalım.
Arif Ay, “Biz Erzurum’da 33 kişiydik” şiirinde bu kadim şehri şöyle tarif ediyor:
Zaman yitik sanki hiç yaşanmamış
Bu mekân ne ilk ne son durak
Karşıda çifte minare bak
Taşı işleyen nakkaş hem Selçuklu hem Dadaş
Burada mevsim ikimizde biri
