menu_open Columnists
We use cookies to provide some features and experiences in QOSHE

More information  .  Close

Hakikat, Adalet ve Vicdan

14 0
24.03.2026

Bir Suikastın Gölgesinde 17 Yıl

Hepimiz için en önemli mücadele yıllarının tartışmasız en önemli rol modeli Muhsin Yazıcıoğlu’na karşı 17 yıldır hepimiz mahcup ve utanç içindeyiz.  

Muhsin Yazıcıoğlu ve beraberindeki heyetin hayatını kaybettiği o elim hadise, sadece bir helikopter kazası olarak kayıtlara geçmedi; milletin vicdanında derin bir şüphe ve kapanmayan bir yara olarak yer etti.

Aradan geçen 17 yıl, soruları azaltmadı; bilakis çoğalttı, derinleştirdi ve toplumsal hafızada daha da kökleştirdi. Bugün gelinen noktada, toplumun geniş kesimlerinde bu olayın bir suikast olabileceğine dair güçlü bir kanaat var.

Ancak hukukî süreçler, bu kanaati kesin bir hükme dönüştürebilmiş değil. İşte tam da burada sorulması gereken temel soru şudur; hukuk gerçekten çaresiz mi, yoksa hakikate ulaşma iradesi mi zayıf kalmıştır? Tarih bize gösteriyor ki, büyük şahsiyetlerin ölümü çoğu zaman sadece bir “olay” değil, aynı zamanda bir kırılma anıdır.

Hz. Ömer’in şehadeti sonrası adalet anlayışının nasıl sarsıldığını, Hz. Hüseyin’in Kerbelâ’da katledilmesiyle hak-batıl mücadelesinin nasıl sembolleştiğini hatırlayalım. Bu hadiseler, sadece faillerin değil, aynı zamanda sessiz kalanların da tarih önünde sorgulandığı örneklerdir. İslam düşüncesinde adalet, mülkün temeli olarak görülür. “Bir topluma olan kininiz sizi adaletsizliğe sevk etmesin” (Maide 8) ayeti, sadece bireysel değil, kurumsal sorumluluğu da işaret eder. Bu bağlamda, bir suikast iddiasının yıllarca aydınlatılamaması, sadece hukukun değil, aynı zamanda vicdanın da imtihanıdır. Peki, 17 yılda ne oldu?   

Dosyalar açıldı, kapandı; yeni deliller konuşuldu, eski şüpheler yeniden gündeme geldi. Fakat kesin ve tatmin edici bir sonuca ulaşılamadı. Oysa modern hukuk sistemleri, teknik imkânlar ve uluslararası işbirlikleri düşünüldüğünde, böylesine kritik bir olayın aydınlatılamaması ciddi bir sorgulamayı zorunlu kılar. Burada mesele sadece bir kişinin ölümü değildir. Mesele, bir toplumun adalete olan inancıdır. Eğer bir suikastın failleri bulunamıyorsa, bu durum sadece geçmişi karanlıkta bırakmaz; geleceğe dair güveni de zedeler. Çünkü cezasızlık, yeni suçların zeminini hazırlar. Bu tür suikastlar katillerin ve toplum mühendislerinin iştahını kabartır! Tarih boyunca hakikatin üzeri örtülmek istenmiştir. Ancak unutulmamalıdır ki, hakikat gecikir ama kaybolmaz. Nitekim İbn Haldun’un da ifade ettiği gibi, “zulüm medeniyetleri yıkar.” Bir toplumda adalet duygusu zedelenirse, o toplumun birlik ve dirliği de zamanla aşınır. Bugün yapılması gereken, bu hadiseyi polemiklerin ötesine taşıyarak yeniden, ciddiyetle ve şeffaflıkla ele almaktır. Soruşturma süreçlerinin bağımsızlığı, delillerin titizlikle incelenmesi ve kamuoyunun doğru bilgilendirilmesi, adaletin tesisi için zaruridir.

Sadece görevliler açısından araştırılacak bir cinayet de değildir bu suikast; “savrulan ve bükülüp dağılan” arkadaşlıklar açısından da sonuçları vahimdir… Muhsin Yazıcıoğlu’nun ölümü üzerinden geçen 17 yıl, bize şunu hatırlatmaktadır; adalet geciktiğinde sadece bir dosya değil, bir milletin vicdanı da ağırlaşır. Ve o vicdan, bir gün mutlaka hakikatin kapısını çalacaktır.  

Belki de asıl mesele şudur; hakikati aramaktan vazgeçmeyen bir toplum mu olacağız, yoksa sorularla yaşamaya razı bir kalabalık mı?

Tarih, bu soruya verdiğimiz cevapla bizi yazacaktır.


© Habererk