menu_open Columnists
We use cookies to provide some features and experiences in QOSHE

More information  .  Close

Sanat mı, kültürel teslimiyet mi?

8 0
19.03.2026

Türkiye’de sanat camiasına biraz yakından bakınca insanın zihnine ister istemez şu soru geliyor: Bu ülkede şöhret olup da milletine, kültürüne, gençliğine, aile yapısına gerçekten hizmet eden kaç sanatçı var?

Bu soru bir haksızlık olsun diye değil, bir muhasebe yapılsın diye sorulmalıdır. Çünkü sanat dediğimiz alan, sadece sahnede alkış almak, kameranın önünde rol yapmak, magazin sayfalarında görünmek değildir. Sanat aynı zamanda bir milletin ruhuna hitap etme işidir. Bir milletin hafızasını ya kuvvetlendirir ya aşındırır. Aileyi ya tahkim eder ya dağıtır. Gençliği ya yüceltir ya da zehirler.

Bugün Türkiye’de bu meseleyi konuşmak zorundayız. Çünkü son yıllarda yapılan birçok dizi, film ve dijital içerik, toplumu yukarı taşımaktan çok aşağı çeken bir çizgiye savrulmuştur. Şiddetin normalleştirildiği, aldatmanın sıradanlaştırıldığı, gayrimeşru ilişkilerin cazip gösterildiği, aile içi saygının küçümsendiği, mahalle kültürünün alaya alındığı bir yapım düzeniyle karşı karşıyayız. Böyle bir yayın iklimi, sadece ekranı değil, gelecek nesillerin zihin dünyasını da etkilemektedir.

Oysa bu topraklarda sanatını milletinden koparmayan isimler de vardı.

Bunların başında Cüneyt Arkın gelir. Cüneyt Arkın sadece büyük bir sinema yıldızı değildi. O, halktan aldığı sevgiyi yine halka hizmetle iade etmeye çalışan bir sanatçıydı. Özellikle gençliği tehdit eden uyuşturucu belasina karşı verdiği toplumsal mesajlar, Anadolu insanıyla kurduğu bağ ve şöhretini millet yararına kullanma tavrı, onu sıradan bir oyuncunun çok ötesine taşımıştır. Bugün bir sanatçının sosyal sorumluluğundan söz edilecekse, Cüneyt Arkın adı mutlaka anılmalıdır.

Yine Şevket Altuğ gibi isimler, sanatın milletin mayasını taşıması gerektiğini açık açık söylemişti. Altuğ, ana akım medyada yaygınlaşan şiddet, mafya, aldatma ve yozlaşma temalarına itiraz ederek, kendi kuşaklarının topluma sevgi, hoşgörü, mahalle kültürü ve dayanışma vermeye çalıştığını vurgulamıştı. Bu itiraz, sadece nostaljik bir serzeniş değil; sanatın hangi istikamete gittiğini gösteren önemli bir ikazdır.

Şöhretini milletine karşı bir sorumluluk olarak gören sanatçılar elbette sadece eski kuşaklarla sınırlı değildir. Bugün de toplumsal kampanyalarda yer alan, bağımlılıkla mücadeleye destek veren, çocuklar, aileler ve gençler için kamu yararına çalışmaların parçası olan isimler vardır. Örneğin Yeşilay’ın kamuoyu farkındalık çalışmalarına sanat ve medya dünyasından çok sayıda isim destek verdi; kurumun 100. yılı dolayısıyla yayımlanan destek mesajlarında Ceyda Düvenci, Engin Hepileri, Özgün, Ayşe Tolga ve Çağla Kubat gibi isimler yer aldı. Rap sanatçısı Ceza da Yeşilay için hazırladığı çalışmayla gençlere bağımlılıktan uzak durma çağrısı yaptı. Bu örnekler şunu gösteriyor: Sanatçı isterse sadece eğlendiren değil, uyaran, bilinçlendiren ve topluma yön veren bir figür de olabilir. 

Asıl mesele şudur: Neden bu örnekler çoğalmıyor? Neden milletin değerlerine omuz veren sanatçı sayısı, kültürel çözülmeye hizmet eden içeriklerin gölgesinde kalıyor?

Çünkü Türkiye uzun süredir kültür ve sanat alanını kendi haline bırakmış gibidir. Bir tarafta milli kültür, aile, çocuk, ahlak, toplumsal dayanışma ve tarih şuuru gibi kavramları yaşatmaya çalışan dağınık ve çoğu zaman yalnız bırakılmış isimler var; öte tarafta ise küresel kalıplarla üretilmiş, yerli görünen ama ruhen ithal birçok içerik dolaşıma sokuluyor. Bu içeriklerde Türk ailesi çoğu zaman problem üretim merkezi gibi sunuluyor; sadakat zayıflık, haya geri kalmışlık, fedakârlık enayilik, köklü değerler ise baskı unsuru gibi gösteriliyor. Böylece milletin asırlardır inşa ettiği manevi sütunlar, reyting ve tıklanma uğruna aşındırılıyor.

Burada artık sadece eleştiri yetmez. Tedbir de gerekir.

Nitekim devletin ilgili kurumları da aile yapısının medya yoluyla etkilendiğini açık biçimde kabul ediyor. RTÜK Başkanı Mehmet Daniş, 13 Ocak 2026’da yapılan Ailenin Korunması ve Güçlendirilmesi Koordinasyon Kurulu toplantısında, medyanın ve dijitalleşmenin aile yapısı, çocukların gelişimi ve toplumsal değerler üzerinde doğrudan belirleyici hale geldiğini vurguladı. Aynı çerçevede yürürlükte olan Ailenin Korunması ve Güçlendirilmesi Vizyon Belgesi ve Eylem Planı 2024-2028, aileyi korumayı kurumsal ve stratejik bir hedef olarak tanımlıyor. Demek ki mesele sadece bazı yazarların veya bazı ailelerin şikâyeti değil; devletin resmî belgelerinde de kabul edilen ciddi bir toplumsal başlıktır. 

O halde sorulması gereken soru şudur: Madem aile yapısı medya ve dijital yayınlar üzerinden bu kadar etkileniyor, neden kültürü koruyan sanat üretimi çok daha güçlü biçimde desteklenmiyor?

Türkiye’nin yapması gereken şey, sanat alanını ideolojik sloganlara teslim etmek değil; tam tersine, milletin değerlerini aşağılamadan da güçlü, kaliteli, estetik ve evrensel işler üretilebileceğini gösterecek bir kültür hamlesi başlatmaktır.

Bunun için birkaç temel adım şarttır.

İlk olarak, aileyi, tarihi, fedakârlığı, vefayı, mahalle kültürünü, milli mücadele ruhunu ve toplumsal dayanışmayı merkeze alan senaryolar desteklenmelidir. Sürekli ihanet, suç, sapkınlık ve çürüme üreten yapımlar yerine; insanı ayağa kaldıran, karakter inşa eden, gençliğe istikamet veren eserler teşvik edilmelidir.

İkinci olarak, sadece denetim değil, teşvik mekanizması kurulmalıdır. Kültüre hizmet eden film, dizi, belgesel ve tiyatro projelerine özel fonlar ayrılmalı; yerli ve milli değerleri küçümsemeyen yapımlar görünür hale getirilmelidir.

Üçüncü olarak, sanatçıların da bir vicdan muhasebesi yapması gerekir. Şöhret, sadece para kazanma ve alkış toplama aracı değildir. Halkın sevgisiyle büyüyen bir ismin, halka karşı sorumluluğu da vardır. Gençliği uyuşturucudan, umutsuzluktan, ahlaki savrulmadan koruyacak mesajlar vermek; toplumun kırılgan fay hatlarını daha da germek yerine birleştirici olmak; milletin değerleriyle kavga etmek yerine onları anlamaya çalışmak, sanatçının toplumsal görevidir.

Dördüncü olarak, aydınlar da susmamalıdır. Türkiye’de yıllarca “sanata karışmayın” denilerek, aslında kültürel yozlaşmaya itiraz edilmemesi istendi. Oysa sanat eleştiriden muaf değildir. Nasıl siyasetçi eleştirilirse, nasıl gazeteci sorgulanırsa, sanatçı ve yapım dünyası da sorgulanmalıdır. Çünkü etkileri küçümsenecek gibi değildir. Bir dizi bazen bir okul kadar, bir film bazen bir kitap kadar, bir sanatçı bazen bir siyasetçi kadar toplum üzerinde iz bırakabilir.

Bugün ihtiyaç duyduğumuz şey, bağırıp çağıran bir kültür kavgası değil; şuurlu, planlı ve özgüvenli bir kültür seferberliğidir. Bizim medeniyetimizde sanat, insanı kökünden koparan değil; köküyle buluşturan bir faaliyettir. Bizim sanat anlayışımız aileyi dağıtan değil, aileyi yaşatan; gençliği çürüten değil, gençliği koruyan; milleti birbirine düşüren değil, ortak bir vicdanda buluşturan bir anlayış olmak zorundadır.

Cüneyt Arkın’ı, Şevket Altuğ’u ve halkına karşı sorumluluk hisseden diğer isimleri hatırlamak bu yüzden bir nostalji değil, bir vefa borcudur. Aynı zamanda bugünün sanat dünyasına da bir aynadır.

Çünkü mesele yalnızca şu değildir: Kim meşhur oldu?

Asıl mesele şudur: Kim bu milletin ruhuna hizmet etti, kim bu milletin ruhunu aşındırdı?


© Habererk