Gurbetten Turan’a: Unuttuğumuz Saha, Kaçırdığımız Fırsat
Türkiye’de siyaset konuşulurken çoğu zaman gözümüzün önündeki gerçeği ıskalarız. Oysa siyaset sadece Ankara’da, İstanbul’da yapılmaz. Siyaset, aynı zamanda Berlin’de, Rotterdam’da, Brüksel’de, Bişkek’te, Almatı'da, Taşkent'te, Aşkabat'ta, Bakü'de, Kazan’da yapılır. Çünkü Türk Milleti sadece Türkiye’den ibaret değildir. Dünyanın dört bir yanında yaşayan milyonlarca Türk, bu siyasetin doğal bir parçasıdır.
Siyasi partiler, kanunların verdiği hak çerçevesinde dünyanın her yerinde temsilcilik açabilir. Hele ki Türklerin yoğun yaşadığı bölgelerde bu bir tercih değil, siyasetin gereğidir. Bir dönem böyleydi. Avrupa’da yaşayan gurbetçi Türkler, siyasi partiler için sadece oy deposu değil; aynı zamanda bir güç, bir dayanışma alanıydı. Teşkilatlar sahadaydı, vatandaşla birebir temas vardı, aidiyet güçlüydü. Partiler devlet imkânlarından değil, doğrudan vatandaşın desteğinden beslenirdi. Hatta bu süreçte özellikle siyasal İslamcı hareketlerin, gurbetçi Türklerin maddi ve manevi desteğinden çok ciddi şekilde faydalandığını da unutmamak gerekir.
Ancak ne zaman ki bütçe ve hazine yardımları siyasetin ana damarı haline geldi, işin yönü değişti. Önceden partiler vatandaşına ulaşmak için örgütlenirken, bugün bazı vatandaşlar iktidara yakın olmak için pozisyon alır hale geldi. Bu tablo zamanla daha farklı bir noktaya evrildi. Siyasi partilerin bir dönem güçlenmek için dayandığı gurbetçi desteği, bu kez tersine döndü. Bu defa iktidar gücü devreye girdi; hava yollarından gümrük kapılarına, konsolosluk hizmetlerinden devlet imkânlarına kadar birçok alan, yurtdışında yaşayan vatandaşların tercihlerini etkileyen bir unsur haline geldi. Maddi ve manevi fayda dengesi yer değiştirdi.
Bunun sonucu olarak özellikle gurbetçilerin yoğun yaşadığı bölgelerde, insanların tercihleri bu imkânlardan faydalanma beklentisiyle şekillenmeye başladı ve bu durum ağırlıklı olarak iktidar lehine bir tablo ortaya çıkardı. Bu süreç, diğer siyasi partilerin gurbetçi Türklerle olan bağını zayıflattı. Onlar da zamanla bu alanı ihmal etti, yeterince önem veremedi ya da veremediği için geri çekildi.
Konsolosluk işlemleri, kamu hizmetlerine erişim, hava yolları ve gümrük kolaylıkları gibi imkânlar, siyasetin doğal zeminini değiştiren unsurlar oldu. Bunun sonucu olarak Türkiye’de iktidar değişse bile, gurbetçi oy davranışının aynı sertlikte değişmeyebildiğini görüyoruz. Bu bir siyasi yorumdan ziyade, üzerinde durulması gereken sosyolojik bir olgudur.
Bir başka gerçek daha var ki onu da açıkça söylemek gerekir. Türk milliyetçiliğini savunduğunu söyleyen, Turan hedefinden bahseden birçok siyasi yapı ve sivil toplum kuruluşu bu alanda yeterince güçlü bir varlık gösterememiştir. Türk dünyası söylemde büyütülmüş, ama sahada çoğu zaman ihmal edilmiştir. Oysa bu iş hamasetle değil; kurum inşa ederek, insan yetiştirerek, kalıcı yatırımlar yaparak olur.
Bu noktada rahmetle anılması gereken bir isim var: Süleyman Demirel. Onun döneminde Kırgızistan’da kurulan Kırgızistan-Türkiye Manas Üniversitesi sadece bir eğitim kurumu değildir; Türk dünyasına yapılmış stratejik bir yatırımdır, geleceğe atılmış bir tohumdur. Aynı şekilde merhum Turan Yazgan ve onun öncülüğünü yaptığı çalışmalar da bu anlamda son derece kıymetlidir. Eski adı Celal Abad, yeni adı Manas olan şehirde kurmuş olduğu, üniversite ayarında bir okulu da burada örnek vermeden geçemeyiz. Çünkü bu tür yatırımlar bir günde sonuç vermez, ama nesiller yetiştirir.
Bugün kendimize sormamız gereken sorular var. Yusuf Akçura gibi fikir insanlarının mezarına kaç kişi gitmiştir? Mirsaid Sultan Galiyev kimdir, kaç kişi bilir, kaç kişi okur, kaç kişi anlar? Sorun sadece bilmemek değil, merak etmemektir.
Geçtiğimiz günlerde eski solcu bir gazeteci arkadaşımın yaptığı bir teklif ise bu anlamda dikkat çekiciydi: “Gel, bir komünistin ve bir ülkücünün gözüyle Sultangaliyev’i birlikte anlatalım.” Hiç düşünmeden kabul ettim. Çünkü Türkiye’nin en büyük eksiklerinden biri, farklı fikirlerin aynı meseleye birlikte bakamamasıdır. Bir devrimciyle bir milliyetçinin aynı masada buluşması, aynı konuyu farklı pencerelerden değerlendirerek ortak bir metin ortaya koyması, aslında bu ülkenin ihtiyaç duyduğu yeni dilin de bir göstergesidir.
Bu mesele sadece siyasetin konusu değildir. Gazeteciler, aydınlar, entelektüeller… Herkesin bu alana eğilmesi gerekir. Türk dünyasını anlatmak, tarihsel şahsiyetleri yeniden gündeme taşımak ve sahadaki eksikleri göstermek bir tercih değil, sorumluluktur.
Alparslan Türkeş ve onunla birlikte Türk dünyasına hizmet eden, bir çakıl taşı koyan herkes bu milletin hafızasında yerini almıştır. Ama mesele sadece geçmişi anmak değil, o mirası geleceğe taşıyabilmektir. Çünkü milletler sadece toprakla değil, hafızayla ayakta kalır. Hafızasını kaybeden bir millet ise yönünü de kaybeder.
