Öcalan’ın mektubu
Öcalan’ın PKK’ya silah bırakma çağrısını yaptığı 27 Şubat’ın 1. Yıl dönümü münasebetiyle okunan mektubunda sarf ettiği en önemli cümlelerden biri, ‘’Devlet din ve dil baskısı yapmadığı gibi milliyet baskısı da yapmamalı’’ cümlesiydi. Öcalan din kelimesi yerine inanç kelimesini kullansaydı daha doğru olurdu. Türkiye’de Müslüman olmayanlar var ve inançlarını yaşıyorlar. Kiliseler ve havralar açık. Yenileri yapılabiliyor.
Ahalinin baskın çoğunluğunu oluşturan Müslümanlar dört gruba bölünmüşler: Hanefi, Şafii, Şii ve Alevi. Bu gruplara mensup olan vatandaşlarda inançlarını yaşıyorlar. Bu gruplar dışında onlarca tarikata mensup vatandaşta istediklerine inanmakta ve diledikleri gibi yaşamakta hürler. Yani devlet din baskısı yapmadığı gibi, mezhep, tarikat baskısı da yapmıyor. İnançlar özgürce yaşanıyor. Çözülmesi gereken sorunlar ve düzeltilmesi gereken yanlışlar var ama bunlar inanç ya da din baskısı yapılıyor denilecek düzeyde değil.
Öcalan dil baskısı yapılmadığını da teyit ettikten sonra aynı yaklaşımın milliyet konusunda da gösterilmesini istiyor. ‘’Ne mutlu Türk’üm diyene’’ gibi sözleri ‘’Türkiye Cumhuriyeti’ne vatandaşlık bağıyla bağlı olanlara Türk’’ denir gibi ifadeleri ‘’milliyet baskısı’’ yapılması olarak değerlendiriyor. Oysa ülkemizde Müslümanım, Hıristiyan’ım, Yahudi’yim, Caferi’yim, Aleviyim, Hanefi’yim, Şafi’yim, Deistim, Ateistim demek gibi Türkçe, Kürtçe, Boşnakça, Arnavutça, Lazca, Arapça konuşmak gibi Türküm, Arap’ım, Kürdüm, Ermeni’yim, Roman’ım ve Yahudi’yim demekte serbest. Bunların arasında hiçbir fark yok.
Nasıl ki Kürtçe bilmek Türkçe bilmeye ve konuşmaya mani değil, Kürdüm demek Türküm demeye ve Türk olmaya engel değil. Devletimiz, çocuklarımıza ve gençlerimize kültürümüzü, töremizi, değerlerimizi, inançlarımızı aktardığı gibi, Türkçeyi vatandaşların tamamına öğrettiği gibi, Türk kimliğini üst kimlik olarak benimsetmek zorunda. Bu siyaset, Kürtçe konuşmaya engel olmadığı gibi Kürt olmaya de engel değil.
Boşnaklar, Çerkezler, Araplar ve Arnavutlar lisanlarını konuşuyorlar. Yeri geliyor Boşnak’ım diyorlar, yeri geliyor Türk’üm diyorlar. Bu ifadelerde ne kendileri ne de başkaları bir çelişki görmüyor. Zira Boşnak olmak, Karadenizli, Trakyalı, Egeli olmak Gakkoş, Dadaş, Efe, Zeybek olmak gibi. Boşnaklık kimlik, Türklük üst kimlik.
Türkiye nasıl yurtdışındaki Türklere sahip çıkıyor, Türk devletlerini ‘’kardeş devlet’’ olarak görüyorsa Bosna Hersek’i, Kosova’yı ve Arnavutluk’u da öyle görüyor. İhtiyaç olduğunda Makedonya’daki Arnavut, Sırbistan ve Karadağ’daki Boşnak azınlıklara da destek veriyor.
Aslında Kürtlerinde çoğu yukarıda özetlediğimden farklı değiller. Türk milletiyle karışmışlar, bütünleşmişler birlikte yaşıyorlar. Ama Dem Partiye oy veren bir kitle var ki, onlar Kürtlüğü Türklüğün antitezi olarak görüyorlar. (Bu yaklaşımın bir sürü nedeni var ama bu makalenin konusu o nedenler değil) Öcalan bu bakış açısını seslendirmiş. Kürt ve Türk iki ayrı ve birbirinden kopuk etnisite olarak tanımlanınca anayasadaki vatandaşlık tanımı ve ‘’Ne mutlu Türküm diyene’’ gibi sözler milliyet dayatılması olarak görülüyor.
Terörsüz Türkiye süreci, devletle ve milletle ihtilafı olan Dem Tabanını veya daha net bir ifadeyle Dem Partiye oy veren Kürtleri devletle ve milletle bütünleştirmek için başlatıldı. Öcalan’ın tarifini kabul edersek bu değil, bunun tam tersi olur. Şu anlayışı kabul etmiş oluruz: Türkiye’de iki millet, Türkler ve Kürtler, yaşıyor. Bu anlayışın bir sonraki aşaması toplumumuzu kaynaştıran eşit vatandaşlıktan vazgeçerek, Kürtlere statü vermektir. Bu yaklaşım bizi bütünleştirmez ayırır. Türkiye’nin toplumsal tabanını genişletmez aksine devleti ve milletiyle sorunu olmayan Kürtleri de kaybetmemize yol açar.
Çekoslovakya iki ulustan oluşmuştu: Çekler ve Slovaklar. Yüzlerce yıl Habsburg imparatorluğunun bünyesinde beraber yaşayan iki ulusta Slav, Hıristiyan ve Katolik. Yani müşterekleri farklarından daha fazla. Ama Öcalan’ın önerisi yani iki ulus tanımı onları birleştirmedi, böldü. SSCB yıkılır yıkılmaz Çekoslovakya ikiye bölündü. Yugoslavya örneği de ortada. Yedi parçaya bölündü. Dolayısıyla bizi bütünleştirmeyecek, bölecek bir yaklaşımı neden benimseyelim?
Olması gereken Kazaklar, Kırgızlar, Tatarlar, Çerkezler, Türkmenler, Özbekler, Uygurlar, Boşnaklar ve daha birçok halk (kavim, topluluk ve ulusta diyebilirsiniz) gibi Kürtlerinde üst kimlik olarak Türk kimliğini ve Türk milletini benimsemesi. Türkler de Kazak, Özbek, Başkurt, Gagavuz ve Arnavut kimliklerinden rahatsız olmadıkları gibi Kürt kimliğinden, örfünden, töresinden ve dilinden rahatsız olmamalı. Türkiye yurtdışındaki Kürtleri, Türkler ve Boşnaklar gibi sahiplenmeli.
Tabii PKK lağıv edildikten ve silah ebediyen zihnen ve fiilen terk edildikten sonra. Karşısında terör örgütü olunca Türkiye, bu durumdaki her devlet gibi, güvenliği önceliyor. Diğer konuları ikinci plana atıyor. Öteliyor. PKK ve temsil ettiği Türkiye düşmanı zihniyet, Türkiye’nin Kürtlerin bir kısmıyla bütünleşmesini engelliyor.
Ankara’nın, fikir farklılıklarına ve bir sürü soruna rağmen, Barzani ve onu destekleyen Kürtlerle ilişkileri iyi. Zira onlar Türkiye’yi bölmüyorlar, PKK’yı desteklemiyorlar. Ama PKK’yı destekleyen Talabani ile ilişkilerimiz donmuş vaziyette. PKK silah bıraktığında bütünleşmenin önündeki en büyük engelde kalkacak.
Öcalan PKK’nın lideri, terörist başı. Elbette kendi fikirlerini söyleyecek. Neden bizimkileri söylesin? Bizim gibi düşünmüyor ki. Taleplerini dile getirmesinde sorun yok. Biz fikrimizi anlatırız. Oda anlatır. Millet kime destek verirse o kazanır. Yeter ki silah olmasın. Silahın gölgesi kalktıktan sonra Öcalan ve müritleri ne derse desinler Dem tabanı da yurtdışındaki Kürtler de Türkiye ile bütünleşecektir. Nehirler tersine akmaz. Türkiye’nin bir parçası olmak, giderek güçlenen güçlü Türkiye’ye meydan okumaktan hem daha kolay hem daha akıllıca hem de daha faydalı. Mazlum Abdi ve avenesinin hali ortada.
