Abbasi İmparatorluğu Türk devleti miydi?
Emevilerin dayandığı iki eksen vardı. Arap milliyetçiliği ve bazen gizli bazen açık Ehlibeyt düşmanlığı. Emevi orduları Araplardan oluşuyordu. Bu ordular zaferden zafere koşuyordu. Zafer ganimet ve köle yani zengin olmak demekti. Ganimetleri ve köleleri bölüşmemek için orduya köleler dışında, Arap olmayanlar alınmıyordu. Kölelere ele geçirilen zenginliklerden pay verilmiyordu. Bu siyaset ve Arapçanın İslam’ın dili olması, Türkler ve Farslar dışındaki milletlerin Araplaşmasına neden oldu. (Mısır, Kuzey Afrika, İber Yarımadası, Suriye, Irak’taki halklar Araplaştılar ve orduya katılan erkekler ganimetten pay aldılar)
Emeviler ehlibeyte kendilerini devirebilecek tek güç oldukları için düşmandı. Düşünün Muaviye’den Ömer bin Abdülaziz’e kadar olan yedi halife döneminde Cuma hutbelerinde Hz. Ali, Hz. Fatma ve soylarından gelenlere lanet edildi. Kerbela’dan sadece Hz. Peygamberin erkek torunlarından Zeynelabidin, savaş esnasında ağır hasta olduğu için sağ çıkabildi. Araplar zenginleştiklerinden Emevilerin ehlibeyte yaptıklarına ses çıkarmıyorlardı.
Emevilerin üç büyük muhalifi vardı: Halifeliğin ehlibeytin hakkı olduğunu düşünen Şiiler, Mevali sınıfını oluşturan Türkler ve Farslar. Emeviler İslam’ı kabul eden ama Araplaşmayanları gerçek Müslüman kabul etmiyorlardı. Mevali-azatlı köle- denilen bu insanlar gerçek Müslümanlar sayılmadıklarından cizye ve haraç ödemeye devam ediyorlardı. Bürokraside ve orduda görev alamıyorlardı. Hakları son derece kısıtlıydı.
Bu üç güç yani Şiiler, Türkler ve Farslar birleşerek Emevileri devirdiler. Ama devletin başına ehlibeytten birisini değil peygamberin amcasının torunlarından Abbas es Seffah’ı getirdiler. Zira Türkler ve Farslar Şii değildi. Kendileri gibi mevali olan İmam Hanefi’nin mezhebindendiler.
Abbasiler yakın zamana kadar Emevileri destekleyen, Emevi devrinde ayrıcalıkları olan Araplara ve ehlibeytten birinin halife olmasının gerektiğini savunan Şiilere güvenemeyeceklerinden, Türklere ve Farslara dayandılar. Din ve adalet teşkilatının başına Hanefilerin ikinci imamı, İmam Yusuf getirildi. İmam Yusuf özellikle İran, Horasan ve Türkistan’a Türk ve Fars din adamları atadı. Hem bu yapılanma hem de ırkçı mevali siyasetinin terk edilmesi sayesinde Türklerin İslam’ı kabulü hızlandı.
Abbasilerde başlangıçta ordu Türk, bürokrasi Fars ağırlıklıydı. Zamanla bürokraside Türklerin kontrolüne girdi. Abbasi Halifeleri, evlatları yüksek ahlaklı olsun diye Türk kızlarıyla evlenirlerdi. Halifelerin çoğunun anneleri Gazneli ve Selçuklu sultanlarıdır. Halifelerin erkek çocuklarına askerlerle iyi anlaşabilsinler diye Arapçayla birlikte Türkçe de ana dil olarak öğretilirdi.
Annesi ve babaannesi Türk olan Halife Mutasım, Bağdat yakınlarında sadece Türklerin ikamet edebildiği Samarra şehrini inşa ettirdi. Zira yöneticiler Araplarla birlikte yaşayan, evlenen Türklerin Araplaştığını yani rehavete kapıldığını, lükse düştüğünü, hamle güçlerini ve enerjilerini kaybettiklerini ve askerlikten soğuduklarını tespit etmişlerdi. Halife 836 senesinde başkent ilan ettiği Samarra’ya taşındı. Samarra 892 senesine kadar başkent olarak kaldı.
İmparatorluğun muhtelif yerlerinde Avasım adı verilen (müstahkem) sadece Türk askerleriyle ailelerinin yaşadıkları kentler kuruldu. (Maraş, Malatya, Osmaniye gibi kentler böyle kuruldu) Türkistan’daki Merv kenti, Harun Reşit zamanında fiili, oğlu Memun zamanında resmi başkent oldu. Türkistan’ın İslamlaşması o dönemde tamamlandı.
Türklere ayrıcalıklar tanınması, önlerinin açılması Arapların tepkisine yol açınca, Halife Mutasım, meşhur Arap bilgini Cahız’a Türklerin Faziletleri (Menakıb’ı Etnak’ı Türk) isimli kitabı yazdırdı. Bu kitapta Türklerin ahlakları, askeri yetenekleri, disiplinleri, cihat ruhları, savaşçılıkları, zekaları ve fiziksel özellikleri övülür. Türklerin üstün olduklarından ayrıcalıklı olmalarının normal olduğu savunulur.
Eski dünyanın en zengin memleketi Mısır’dı. Cihangirler bu nedenle Mısır’ı ele geçirmeye çalışırdı. Alparslan ve Timur’un hedefi Anadolu değil Mısır’dı. Bu zenginlik Nasır’a kadar sürdü. Düşünün cumhuriyet ilan edildiğinde boğazdaki yalıların %90’dan fazlası Hidiv hanedanına ve Mısırlı zengin ailelere aitti. Mısır’ı kaybettikten sonra ekonomik krize giren Bizans, her fırsatta Mısır’ı geri almak için girişimlerde bulunuyordu.
Abbasiler bu saldırıları def etmekte ve Şiilerin isyanlarını bastırmakta giderek daha fazla zorlandıklarını fark ettiklerinde, yerinden yönetim modeline geçtiler. Ordu komutanı Tolunoğlu Ahmet Bey’i saldırıları püskürtmesi ve halifeyi dini önder olarak tanıması koşullarıyla Mısır sultanı olarak tanıdılar. Mısır’ı alamayan Bizans Suriye’ye musallat olunca, Suriye’de Tolunoğullarına bırakıldı. Şii isyanlarını bastırması ve sınırları koruması koşullarıyla Mekke valisi Sacoğlu Muhammet Bey’e Azerbaycan sultanlığı verildi. Samanoğulları, Gazneliler ve İhşidiler (Akşitler) bu siyasetin sonucunda kuruldular.
Yerinden yönetim siyaseti Abbasilerin zayıflamasını durdurmadı bilakis hızlandırdı. Öyle ki sadece Bağdat ve çevresini kontrol edebilen devlet, önce Şii Büveyhoğullarının sonra Gaznelilerin sonra tekrar Büveyhoğullarının ve en sonunda Selçukluların kontrolüne girdi. Siyasi, askeri ve ekonomik gücünü kaybetti. Halifelerin dini otorite olarak tanındıkları sembolik bir yapılanmaya dönüştü. Abbasiler, Tuğrul Bey’in Bağdat’a geldiği 1055’ten Irak Selçuklularının Harzemşahlar tarafından yıkıldığı 1194’e kadar Selçukluların vesayeti altındaydı.
‘’Abbasiler bir Türk imparatorluğuydu’’ diyemeyiz. Ama ‘’Türklerin çok etkili hatta belirleyici olduğu bir imparatorluktu’’ diyebiliriz. Zira ordu Türk’tü. Ordunun desteklediği hanedan üyesi halife olurdu. Abbasiler Emevilerin devamı değil antiteziydiler. Emevilerin ırkçı mevali siyasetini terk ettiklerinden Türklerin ve Farsların canı gönülden İslam’ı kabul etmesini sağladılar.
İslam’ı kabul eden ilk Türk devleti olan İdil Bulgarları Abbasiler döneminde gönderilen heyetlerin tesirinde kalarak dinlerini değiştirdiler. İki devlet arasında ne savaş oldu ne de en ufak bir çatışma. Karahanlılar içinde aynı ifadeler kullanılabilir. Abbasiler zayıfladıklarında Türk devletlerinin kurulmasının önünü açtılar. Böylece misyonlarını tamamlayarak tarihe karıştılar.
