menu_open Columnists
We use cookies to provide some features and experiences in QOSHE

More information  .  Close

Yeni bilgi üretmeden yüksek öğrenim başarılı olur mu?

11 0
30.08.2026

Dünyada üniversiteleri küresel ölçekte değerlendiren ve en saygın kabul edilen başlıca rating yani sıralama sistemleri; THE Times Higher Education, QS World University Rankings, ARWU Shanghai Ranking, US News Global Universities ve THE Impact Rankings olarak sayılabilir.

Bu sistemler; eğitim kalitesi, araştırma gücü, atıf etkisi, uluslararasılaşma, sanayiyle iş birliği ve toplumsal etki gibi ölçütler üzerinden üniversitelerin bilgi üretim kapasitelerini değerlendiriyorlar.

Times Higher Education, World University Rankings 2026 sonuçlarına göre, 2191 üniversite arasında 109 Türk üniversitesi yer aldı. İlk 500’de 4, ilk 1000’de 15 üniversitemiz bulunuyor. Bunlar güzel sonuçlar, rakamlar tabii ki önemlidir. Dereceye giren tüm üniversitelerimizi de, hocalarımızı da kutlarım.  

(https://www.timeshighereducation.com/world-university-rankings/latest/world-ranking).

Bilginin üretildiği yer, bilimin dünyayla konuşma biçimi, araştırmanın küresel dolaşıma girip girmediği artık yerel değil, küresel bir rekabet alanıdır. Ama daha önemlisi üniversite, sadece öğrenci yetiştiren değil; ülkenin düşünmek kapasitesini büyüten bir ekosistemdir. Bugün ilk 500’de olan üniversitelerimiz kadar, ilk 1000’de olanlar hatta henüz listelerde olmayan ama potansiyeli olanlar da “Biz yeni bilgi üretiyor muyuz, yoksa üretilen bilgiyi tekrar mı ediyoruz?” sorusuna muhataptır. 

Üniversite, yalnızca diploma veren bir yapı değildir. Üniversite; bir ülkenin düşünmek cesareti, sorgulamak kültürü ve geleceğe yönelik umududur. Bu nedenle bilim ekosistemini yalnızca sıralamalar üzerinden değil, bilime yapılan uzun vadeli yatırımlar üzerinden okumak gerekir.

Yani üniversite sıralamaları bize sadece kaçıncı sırada olduğumuzu değil, aynı zamanda “Gerçekten yeni bilgi üretiliyor ve üretilen bilgi dünyada karşılık buluyor mu? Bilim, toplum ve sanayi ile temas halinde mi?” sorularının cevaplarını verir.

Sanayinin, girişimciliğin ve üniversitenin aynı dili konuşamadığı ülkelerde ne inovasyon kalıcı olur ne de kalkınma sürdürülebilir. Geleceği garanti olan ülkeler, üniversiteleri dünya bilgi sistemine katkı sunan, dünya sorunlarını çözmek için uğraşan ülkelerdir.

Sabri Ülker Gıda Araştırmaları Enstitüsü Vakfı olarak biz elimizi taşın altına koyuyoruz. Beslenme, metabolik sağlık ve yaşam kalitesi alanlarında yürüttüğümüz uluslararası araştırmalar, desteklediğimiz genç bilim insanları ve verdiğimiz bilimsel araştırma ödülleri ile bilginin yerel sınırları aşarak küresel bilime katkı sunmasını önemsiyoruz. Çünkü kalıcı değer; bilim, toplum ve sanayi ile birlikte insan hayatına dokunan bilgi üretmekle oluşur.

Yazıma Avustralya kıtasından iki örnekle devam ediyorum…

TOPLUM YARARINA LİDERLİK AMA MÜDAHALE NEREYE KADAR!

Bir zamanlar pladis Yönetim Kurulu üyesi olan Prof. John Pollaers, Avusturalya nişanı sahibi (OAM; Order of Australia Medal), Avustralya’da iş dünyası, akademi ve kamu yönetiminin çok etkili isimlerden biri, Swinburne Teknoloji Üniversitesi’nin rektörüdür, kar odaklı olmayan kamu kuruluşlarında da birçok görevler almış ve halen aktiftir. Öncesinde Pasific Brands, Foster’s Group, Diageo gibi dev şirketlerde üst düzey yöneticilik yapmıştır.

Pollaers bana gönderdiği mesajında ailecek Türkiye’yi ziyaret edeceği zamanı bildirirken, gazeteci, yazar ve düşünce liderlerinin yazılarını abonelerine gönderen Substack’ta liderlik üzerine yayınlanmış iki makalesini eklemiş ve görüşlerimi istemişti. (https://substack.com/home/post/p-184273291; https://substack.com/home/post/p-184108159).

11 Ekim 2020’de blogumda “Post-Korona Ekonomisi: Simit! Yani Doughnut Economics” isimli yazımı paylaşmıştım.(https://muratulker.com/post-korona-ekonomisi-simit-doughnut-economics/). Pollaers’in makalesinin kapsamı büyük resimde Donut Ekonomisi’ne dayanıyor, ama konuyu öteleyip toplum yararına liderlikle birleştiriyor. Sizinle paylaşmak istememin nedeni de hem konuyu bugüne getirmek hem de 2020’deki yazımın sonunda savunduğum düşünceleri hatırlamak…

Önce J. Pollaers dostumuzun yazdıklarına bir bakalım.

Leadership for the Greater Good yani Toplum Yararına Liderlik makalesinde modern dünyadaki liderlik krizini teknik bir yetersizlikten ziyade bir zihinsel model hatası olarak ele alıyor. Diyor ki paradigma değişti, 20. yüzyılın liderlik anlayışının sonuna gelindi.  Bu liderlik anlayışı dünyayı değer yaratan ekonomi, değeri paylaşan ve süreçte meydana gelen atıkları emen doğa olarak üç kutba ayırıyordu.

Yazar Paylaşılan Sistemler yani Shared Systems çağında olduğumuzu belirtiyor. Bu yeni sistemde bir alandaki karar mesela ekonomik büyüme, diğer alanlarda sosyal huzursuzluk veya ekolojik yıkım doğurabiliyor; çoğu zaman da bunun geri dönüşü olamıyor. Pollaers’a göre liderlerin hatası, sistemler arası bu sınırlar kalkmış olmasına rağmen hala eski ayrık yönetim ya da yönetişim modellerini kullanıyor olmaları.

Pollaers yeni çağ liderlerinin şu üç konuyu anlamaları gerektiğini söylüyor. İlki limitlerin gerçek oluşu yani artık kaynaklar artık teorik bir kapasiteye değil, somut bir tükeniş noktasına sahip. İkincisi bileşik etki yani eylemler doğrusal ilerlemez, birbirini besleyerek katlanır. Üçüncüsü dışsallığın yokluğu yani dışsal maliyet, externality kavramı bir yanılsamadır. Sistemin dışı diye bir yer yoktur; havaya salınan karbon, toplumdan dışlanan birey eninde sonunda sisteme maliyet olarak geri döner.

Pollaers, günümüz liderlerinin karmaşıklığa karşı daha fazla veri ve daha çok raporlama ile karşılık verdiğini, ancak bunun sadece ters yolda daha hızlı gitmek olduğunu savunuyor. Yazara göre veri her zaman geçmişi gösterir ve gecikmelidir. Gerçek liderlik, verinin ötesine geçip uzun vadeli sistem kararlılığı için etik ve stratejik değerlendirme yapmayı gerektirir.

Pollaers’ın en özgün düşüncelerinden biri arz talep ilişkisi; geleneksel liderler talebi mesela müşteri isteği, enerji ihtiyacı vb. gibi doğal ve karşılanması zorunlu olarak görürler. Pollaers ise liderlerin talebi meşrulaştırma veya reddetme gücüne odaklanıyor. Liderin görevi sadece daha fazla arz değil, hangi taleplerin sistemin hayrına olduğunu sorgulamaktır, diyor.

Örnek olarak enerji, konut ve sağlık sektörlerini veriyor. Liderler, sistemi çökerten aşırı veya verimsiz talebi şekillendirmekle sorumludur. Bu teknik bir çıktı değil, ahlaki bir seçim olacaktır.

Zihinlerde düşünceler dille oluşur diyerek bize Wittgenstein’ın ünlü “Dilimin sınırları dünyamın sınırlarıdır.” sözünü hatırlatan Pollaers, liderlerin terminolojilerini değiştirmeleri gerektiğini söylüyor. Sürdürülebilirlik sadece bir departmanın işi olmamalı bunun yerine, bu kavramın temel yönetişim sorumluluğu yani governance olarak merkeze alınması gerekir. Liderlik sadece varlıkları veya metrikleri yönetmek değil, insanları bir amaç etrafında yönetmektir, diyor Pollaers.

Toplum yararına liderlik, performanstan veya rekabetçilikten vazgeçmek anlamına gelmez. Ama J. Pollaers şunları dile getiriyor: 

Yoğunlaşmış fayda genellikle yaygın zarar üretir.

Kısa vadeli başarı, uzun vadeli meşruiyeti sarsabilir.

Zor kararlardan kaçınmak da bir karardır ve bedeli genellikle başkaları tarafından ödenir.

Liderler güveni etkileriyle orantılı olarak ölçülü, ileri görüşlü ve dengeli davranarak kazanırlar.

Pollaers, liderin karar alırken kendine sorması gerekenleri de sıralamayı ihmal etmiyor:

Bu kararınız tüm dünyada uygulansa dünya yaşanabilir bir yer olmaya devam eder mi?

Bugün kim fayda görüyor, faturayı gelecekte kim ödeyecek?

Biz sistemin içinde hapsolmuş birer yönetici miyiz, yoksa sistemi geleceğe taşıyan rehberler miyiz?

Önümüzdeki on yıl, Pollaers’a göre bir seçim ve adaptasyon dönemi olacak. Toplum yararına liderlik, romantik bir idealizm değil sistemin çökmesini engellemek için rasyonel, pratik ve zorunlu bir yönetim biçimidir. Liderin asıl görevi, sistemi sömürmek değil, sistemin performans göstermeye devam edebileceği koşulları korumaktır.

SORUMLULUK SAHİBİ (EMANETÇİ) YÖNETİŞİM

John Pollaers, Paylaşılan Bir Sistem Olarak Dünya: Kaynak Yönetiminden Sorumluluk Sahibi Yönetişime yani OAMEarth as a Shared System: From Resource Management to Stewardship Governance başlıklı ikinci makalesinde ise bu yeni paylaşımlı sistemi daha detaylı açıklıyor.

Pollaers’e göre iklim değişikliği, biyolojik çeşitlilik kaybı ve kaynak tükenmesi gibi sorunlar ayrı ayrı problemler değil, tek bir temel hatanın sonucudur. Dünya sınırlı ve paylaşılan bir sistem olarak görülmezse olacağı budur. Oysa ekonomi toplumun, toplum ise Dünya’nın bir alt sistemidir.

Liderliğin zihniyeti üç temel alanda değişmeli:

Doğa ondan faydalanılacak bir şey olarak görülmemeli, korunması gereken ortak miras olarak görülmeli.

Sistemin yaşanabilirliği ve dayanıklılığı korunmalı.

Kaynakları sınırlı bir sistemde taleplerin meşruluğu sorgulanmalı.

Pollaers, astronotların uzaydan dünyaya baktıklarında aynel yakin yaşadıkları, sınırların olmadığı, kırılgan ve tek parça bir dünya algısının, yönetişim modellerine entegre edilmesi gerektiğini belirtiyor. Bu siyasi sınırların ötesinde bir sorumluluk duygusu getirir.

Yazar, her tüketim talebinin karşılanmak zorunda olmadığını, bilakis hızla geçen moda veya tek kullanımlık ürünler gibi sahte talepler yerine, refahı ve sistem dayanıklılığını artıran, gerçekten faydalı taleplere odaklanılmalıdır, diyor.

Döngüsel ekonomiyi, sadece geri dönüşüm değil, zararı en baştan tasarımla yok etmek olarak öneriyor.

Pollaers yaklaşımının teorik olmadığını, halihazırda uygulanan somut örneklerle desteklendiğini de belirtiyor. Mesela Fransa’da tamir edilebilirlik endeksi’, Yeni Zelanda’da Refah bütçesi, Japonya’da En İyi Koşan programı, Singapur’da araç sahipliği sistemi, Avrupa Birliği’nde yavaş ilerleyen ama çok etkili uygulamaları, Galler’de Gelecek Nesiller Yasası, Kosta Rika’da Ekosistem Hizmeti Ödemeleri, Avustralya’da ticari bina sistemi uygulamaları ve Amsterdam’da yukarıda sözünü ettiğim Donut Ekonomisi…

Tamir Edilebilirlik Endeksi yani Indice de Réparabilité, bir elektronik cihazın veya ürünün arızalandığında ne kadar kolay onarılabileceğini gösteren bir derecelendirme sistemi. Bu kavramın temel amacı, planlı eskitme ile mücadele etmek, atıkları azaltmak ve tüketicileri daha uzun ömürlü ürünler almaya teşvik etmek. Bu sistemde ürünler genellikle 1 ile 10 arasında bir puan alıyor. Puan ne kadar yüksekse, cihaz o kadar kolay tamir edilebilir demek. Puanlama yapılırken birçok kriter baz alınıyor.

Bu endeksin önemi tüketicinin bilinçlenmesini sağlamasında, mesela bir telefon alırken sadece kamerasını değil, bozulduğunda çöpe gidip gitmeyeceğini de........

© Haber7