menu_open Columnists
We use cookies to provide some features and experiences in QOSHE

More information  .  Close

Şehadet bir çağrıdır; nesillere, çağlara

19 0
20.07.2026

İlk gençlik yıllarımda yüreğime düşen bir söz vardı. Aradan yıllar geçti; fakat o söz, ilk günkü tazeliğiyle zihnimde ve gönlümde yaşamaya devam etti:

"Şehadet bir çağrıdır, tüm nesillere ve çağlara."

Bu sözü söyleyen, henüz yirmi bir yaşındayken şehadete yürüyen Metin Yüksel'di. MTTB ve Akıncılar hareketinin Türkiye'de İslam davasını omuzladığı yıllarda öncü isimlerden ve gençliğin sembol şahsiyetlerinden olmuştu Şehit Metin Yüksel. Ömrü kısaydı belki ama geriye nesiller boyunca yankılanacak bir çağrı bıraktı.

İlk duyduğumda bu sözün derinliğini bütünüyle kavrayamamıştım. Yıllar geçip tarihin büyük kırılma anlarını okudukça ve pek çok olaya şahitlik ettikçe bu cümlenin çağları ve nesilleri birbirine bağlayan köklü bir hakikati ifade ettiğini gördüm. Bu idrak, yalnızca okuduğum kitaplarla, dinlediğim ezgilerle, ezberlediğim şiirlerle oluşmadı. Hayatın içinden geçerek derinleşti. En yakın dostlarımdan Fuat Çağlar, Murat Konukçu ve Bülent Tuna'nın şehadet haberlerini aldıkça şehadetin kitap sayfalarında kalan bir kavram olmadığını daha yakından hissettim. Gönül coğrafyamızdan Afganistan'ın, Bosna'nın, Çeçenistan'ın ve kendi vatanımızın farklı köşelerinden gelen şehadet haberleri de bana bu hakikati her defasında yeniden hatırlattı.

Her şehit haberi, aynı çağrının farklı zamanlarda ve farklı coğrafyalarda yankılanan sesi gibiydi.

Anladım ki şehadet, yalnızca bir ölüm biçiminin adı değildi.

Bu yönüyle şehadet, her müminin hayatını kuşatan büyük bir sorumluluktu; çünkü şehadet, nasıl öldüğümüzden önce nasıl yaşadığımızla ilgili bir meseleydi ve şehitlerin hayatı bunun apaçık göstergesiydi.

Şehitlik, şahitlikten bağımsız düşünülemez.

Aynı kökten gelen bu iki kavram, birbirini tamamlayan iki hakikati ifade eder. Şahitlik hayatın istikametidir, şehitlik ise o istikametin zirvesi ve şahit gibi yaşanmış bir ömrün Rabb'e sunulan en güzel şahadetnamesidir.

Bizim şahitliğimiz dünya hayatıyla başlamadı. Ruhlar âleminde Rabbimizin, "Ben sizin Rabbiniz değil miyim?" sorusuna "Evet! Şahitlik ederiz ki Sen bizim Rabbimizsin." (A'râf, 7/172) diyerek verdiğimiz cevapla başladı. Dünya hayatı ise o ezelî ahde sadakatin imtihanı oldu.

İnsan, kelime-i şehadet getirirken bu ahdi yeryüzünde yeniden ilan eder. Böylece yalnızca inancını değil; hayatının yönünü, mücadelesinin gayesini ve gerektiğinde ne uğruna fedakârlık göstereceğini de ilan etmiş olur.

Kelime-i şehadet, yalnızca dile getirilen bir ikrar değildir; aynı zamanda omuzlarımıza yüklenen büyük bir sorumluluktur. Bu ikrarla birlikte ikinci bir şahitlik başlar: Hakikate şahitlik… Nitekim Kur'ân-ı Kerîm, "Böylece sizler insanlara şahit olasınız, Peygamber de size şahit olsun diye sizi orta bir ümmet yaptık." (Bakara, 2/143) buyurarak müminlere bütün insanlık için örnek ve şahit olma vazifesi yükler. Bir başka ayette ise, "Ey iman edenler! Allah için hakkı ayakta tutan, adaletle şahitlik eden kimseler olun." (Mâide, 5/8) emriyle bu şahitliğin hak, adalet ve doğruluk üzere yaşanmasını ister. Bu bağlamda şahitlik; ahlâkla, adaletle, merhametle, ilimle, fedakârlıkla ve emanet bilinciyle hayatın her alanında hakikati temsil edebilme sorumluluğudur.

İnsan, kişiliğini Kur'ân ikliminde ilmek ilmek dokuduğunda ortaya yalnızca namaz kılan, oruç tutan, zekât veren veya hacca giden bir mümin çıkmaz. Aynı zamanda batıl karşısında tavır alabilen, hakkın yanında dimdik duran, adalet için bedel ödemeye hazır, davası ve derdi olan bir mümin ortaya çıkar. Kaygısı Allah'ın rızası, ufku ahiret olan; yaşadığı çağa hakikatiyle şahitlik eden bir mümin...

Böyle bir hayatın ufkunda ise daima şehadet arzusu vardır; zira ihlâsla yaşayan her mümin bilir ki, şehadet yalnızca ölüm anında erişilen bir makam değil, Allah'a verdiği sözü ömrü boyunca sadakatle taşıyanların Rabbinden beklediği en büyük ikramlardan biridir.

Şehadet aslında yaşamaya, diri olmaya ve diri kalmaya talip olmaktır; çünkü şehitler ölmez. Allah Teâlâ şöyle buyurur:

"Allah yolunda öldürülenlere ölüler demeyin. Hayır, onlar diridirler; ancak siz bilemezsiniz." (Bakara, 2/154)

Peygamberimiz ise şehitliğin yüce makamını şöyle müjdeler:

"Hiç kimse cennete girdikten sonra tekrar dünyaya dönmek istemez. Yalnız şehit, kendisine verilen nimetler sebebiyle dünyaya dönüp defalarca şehit olmayı arzu eder." (Buhârî, Cihâd, 21)

Şehadet, Allah'ın rızasını hayatın merkezine yerleştirmektir. Hakikati, adaleti ve emaneti kendi canından üstün tutabilmektir.

Şehit, hayatını Allah'ın razı olacağı bir istikamete adayan; Hakk’ın, hakikatin, vatanın, mazlumun ve insanlık şerefinin şahidi olarak yaşayan kişidir. Şehadet ise böyle bir hayatın Rabb'in huzurunda kabul edilmiş en güzel neticesidir.

Bizim tarihimiz, bu hakikatin yalnızca kitaplarda anlatılan bir ideal olmadığını; gerektiğinde bir millet tarafından hep birlikte yaşanabildiğini gösterdi. Bunun en çarpıcı örneklerinden biri ise hiç şüphesiz 15 Temmuz gecesiydi.

15 TEMMUZ: ŞAHİTLİĞİN MİLLETLE BULUŞTUĞU GECE

Şehadet çağrısı, tarih boyunca kimi zaman bir savaş meydanında, kimi zaman bir şehrin surlarında, kimi zaman da bir milletin kader anında karşılık buldu.

O gece bizler evlerimizden savaşa gitmek için çıkmadık.

Üzerimizde üniformamız yoktu.

Elimizde silahımız yoktu.

Nasıl bir geceyle karşılaşacağımızı da bilmiyorduk; ama bildiğimiz tek bir hakikat vardı: Vatan emanetti, irade emanetti.

Her birimiz “Kim var? diye seslenilince sağına ve soluna bakınmadan ben varım!" diyerek yollara düştük.

Kimimiz köprülere yürüdük.

Kimimiz meydanlara koştuk.

Kimimiz havaalanlarına ulaştık.

Kimimiz görev yerlerimizi terk etmedik.

Uçaklara, tanklara rağmen kalbimizde iman, dilimizde tekbirlerle omuz omuza yürüyen binlerce yiğidin arasındaydık.

Namlusunu milletine doğrultan hainlerin kurşunlarına şahit olduk.

Şehadet haberleri artık uzak coğrafyalardan gelen haberler değildi. Gözlerimizin önünde yaşanan bir hakikate dönüşmüştü.

O an şunu daha derinden kavradık: Hiçbirimiz kahraman olmak için yürümüyorduk.

Her birimiz, direniş çağrısına cevap vermek için yürüyorduk.

Kimin sabaha ulaşacağını bilmiyorduk.

Kimin şehadetle şerefleneceğini de bilmiyorduk; fakat biliyorduk ki o gece evde kalmakla meydana çıkmak arasında bir tercihten öte emanete karşı sorumlu bir duruş ve vakarlı bir yürüyüş vardı.

Şehadet, bu yürüyüşün bazı kardeşlerimize takdir edilen en yüce ikramı oldu.

O gece Ömer Halisdemir'in cesaretinde hepimizin iradesini gördük.

Erol Olçok ile Abdullah Tayyip'in fedakârlığında davaya sadakatin nasıl bir teslimiyete dönüştüğünü müşahede ettik.

Prof. Dr. İlhan........

© Haber7