Kirlenmiş dünyada tertemiz kalabilme davası!
Hayatın o bitmek bilmeyen, nefes nefese koşturmacası içinde çoğu zaman en kıymetli hazinemizi, yani kendimizi unutuyoruz. Günler birbirini kovalıyor, gündem rüzgâr gibi değişiyor, bizler de bu debdebeli akışın içinde sürüklenip gidiyoruz. Oysa insanın, yorulmuş ruhunu dinlendireceği, durup kalbine döneceği manevi nefes molalarına ihtiyacı var. Gelin bugün biraz yavaşlayalım… Dışarıdaki gürültünün fişini çekelim ve içimizin derinliklerine, o sessiz limana bakalım. Çünkü orada, modern çağın toz kondurduğu ama asla eskitemediği devasa bir hakikat bizi bekliyor:
Sahi, kimdir bu Allah dostu? Zihnimizin bir köşesinde, ulaşılmaz Kaf Dağı’nın ardında yaşayan, hayattan tamamen kopmuş, sadece tesbihatla meşgul o uzak ve “mistik” figür müdür? Yoksa biz hakikati gökyüzünün en uzak yıldızlarında, gizemli mağaralarda ararken;
o aslında bindiğimiz metroda, metrobüste, otobüste yanı başımızda oturan kişimi?, veya sabah fırından ekmek alırken bize içtenlikle tebessüm eden, mahallenin o en sessiz, en mütevazı insanının gönlünde mi saklı?
Ya da bir vatandaşın işini çözerken "Hakk’ın rızası halka hizmettedir" şuuruyla ter döken, sorumluluğunu namusu bilen, yani; işinin hakkını veren o vicdanlı kamu çalışanı mıdır?
Bugün zihinlerimizi prangaya vuran o dar kalıpları, ezberlenmiş tanımları bir kenara bırakalım. Zira mesele, zannettiğimiz gibi bulutların üzerinde değil, tam hayatın merkezinde, tam kalbimizin orta yerindedir. Allah dostluğu bir “meslek” değildir, bir “zümre” hiç değildir. O bir bakıştır, bir duyuştur, kirlenmiş bir dünyada tertemiz kalabilme davasıdır. Biz “veli” kavramını hep olağanüstü hallere, keramet hikâyelerine hapsettik. Oysa kelimenin kökünde yatan anlam çok durudur: Yakın olan… Allah’a yakın olan, O’nun rızasını hayatının sarsılmaz merkezi kılan ve her adımını O’nun........
