Son Perde: Mağdur, Gazi ve Türkü
Ne diyordu güldürürken düşündüren ve daha muhavereye başlamadan halk tiyatromuzun güzide nüvesi Hacivat’ın ağzından mesajını veren hayali:
Perde kurduk, ışık yaktık. Gösterimiz, gölge hayal.
Gerçeğin aynasıdır bu. Sanılmaya martaval!
İşte efendim, yazarının ifadesiyle bir kısım takhiye unsurlarının dışında sadece hakikatlerin anlatıldığı bu romanda Suada nam kızımız üzerinden verilen hikâye artık sona ermektedir. Yaşanan büyük trajedinin nüvesi olan Suada’nın buraya kadar yaşadıkları, bir ibret vesikası olarak vazifesini yapmış; şapkasını önüne alıp düşünecek “insan”lar beklemektedir. Şimdi biz izninizle ne yapalım? Gayrı uzayan sözümüzü toparlayalım da yazımızı tamamlayalım.
Meraklısına not: Şimdilerde ünlü bir piyanist olmuş kızımız Suada, çok sevdiği vatanı Bosna’ya bir kolunu ve bacağını vermiş Gazi Tarık Begiç ve oğulları Almir’le birlikte İsveç’te yaşamaktadır
Efendim ne demiştik? Trajedi beş perdedir ve en acıklı sahnesi üçüncüdedir. Zira mazlumun mağduriyete dokunduğu yer bu bölümdedir. Lakin dördüncü perde, insanın içinden insanlığının sökülüp alındığı yerdir. Ve Suada da bu bölümde insanlığından vazgeçmiştir! Son perdeyse ne zulmün ne de acının anlatıldığı yerdir. Malum ya burası acıdan geriye ne kaldığının görüldüğü yerdir. Zira ateş yakacağını yakmış, yıkacağını yıkmış, alacağını almıştır. Geriye kalansa yalnızca bir “artık”tır. Ve işte Suada da bu savaş artıklarının arasına karışmıştır.
Vukadin’in ölümünden sonra kamptan kampa gezdirilen, bir buçuk yıl boyunca en galiz küfürlerle sövülen, saatlerce dövülen, günlerce aç bırakılan, en ağır işlerde çalıştırılan, binlerce kez tecavüz edilen, öldürülen ailesiyle birlikte geçmişi silinen, geleceği, umudu, kızlığı, kadınlığı ve dahi insanlığı ellerinden çalınan Suada nihayet bir eşya gibi, bir yük gibi, bir sayı gibi takasa girmiş. Bir kamyon kasasına doldurulmuş bir sürü hamile kadınla birlikte Bosna tarafına gönderilmiş.
Ah, Suada! “Kalbimi(izi)n kızıl saçlı bacısı!” Bin yıl geçse geçmeyecek bu yürek acısı… Onun “denizin dibinde geziyor” gibi piyanonun tuşları üzerinde salınan parmakları şimdi yaralı, bereliymiş. Bahar bulutu gibi beline dökülen kızıl saçlarının yerindeyse yeller esmekteymiş. Başında pul pul olmuş derisi ele gelmekteymiş. Çökmüş avurtları, morarmış göz altları, dayaklardan dökülmüş dişleri, büyükmüş beliyle daha yirmi yaşına basmadan seksenlik bir nineye benzemekteymiş.
Serapa parçalanmış, çiğnenmiş, tarumar edilmiş Bosna gibiymiş Suada! Sonsuz maviliklerle dolu ufku kararmış, ışıl ışıl parlayan aşk fanusu parçalanmış, gururu ayaklar altına alınmış ve diğer Müslümanlar gibi elinde avucunda bir tek imanı kalmış. Ve o şimdi geçmişe gidemeyen, geleceği düşünemeyen öncesiz ve sonrasız tüm kadersizler gibi Hakk’a sığınmış. En son kaldığı Kalinovik Esir Kampı’ndaki kadınlarla birlikte zulmün şiddeti dayanılmaz hale geldiğinde el ele tutuşup hep bir ağızdan mırıldandıkları şarkıyı yeniden söylemeye başlamış:
“Allah’ın mavi arşına
Mabetlerden tekbirler yükseliyor.
Bunlar ülkemin şarkılarıdır,
Tüm ovalar, dağlar bunu haykırıyor.
Kanlı toprak üzerine kurulmuş,
Sevgili Bosna’m benim.
İki gözüm gibi korurum seni,
Çünkü ben senin oğlunum, senin”
Gün akşama dönerken ağzından dökülen her bir sözcük bir kuş olup uçmuş Bosna semalarına… Söyledikçe merhem olmuş onulmaz yaralarına…
Bir başkası daha eşlik etmiş onun bu şakımalarına…
Bir başkası daha derken yankılanmaya başlamış türkü Tuna’da, Drina’da, Nevatra’da, Sava’da… Kiminin aklı babasında, kiminin anasında, kiminin çocuklarında.
Ama söyledikleri türkü birmiş dudaklarında.
Suada’ysa tüm ölmüşlerini aklında tek tek gezdikten sonra,
Neden sonra, nelerden sonra
Kalmış Emin ve Edin’in hatırasında…
O böyle düşünüp dururken bir kuş gelmiş, konmuş terütaze bir incir dalına…
Ve bir türkü tutturmuş ona katılırcasına:
“Akşamları gelir incir kuşları…”
