TURİZMLE DİRİLMEK MÜMKÜN MÜ? PALU ve HARPUT’UN YENİDEN DOĞUŞ HİKÂYESİ
Yaz mevsimi geldiğinde Türkiye’nin birçok şehrinde olduğu gibi Elazığ’da da aynı konu yeniden gündeme gelir: Turizm.
"Bu yıl kaç turist gelecek?"
"Ne kadar konaklama olacak?"
“Şehre ne kadar ekonomik katkı sağlanacak?”
Sorular hep aynıdır. Fakat neredeyse hiç kimse şu soruyu sormaz:
“Turizm gerçekten bir şehri yeniden diriltebilir mi?”
Bir şehir, birkaç restorasyon projesiyle, birkaç otobüs turist getirerek, birkaç tanıtım filmi hazırlayarak yeniden ayağa kalkabilir mi? Yoksa gerçek diriliş, ziyaretçi sayısıyla değil; yeniden kurulan hafızayla, yeniden hissedilen aidiyetle mi ölçülür?
İşte Palu ve Harput bugün tam da bu sorunun merkezinde duruyor.
Bu iki kadim yerleşim yeri, keşfedilmeyi bekleyen turistik destinasyonlar değildir. Onlar yüzyıllar boyunca yaşamış, üretmiş, medeniyet kurmuş, acılar ve sevinçler biriktirmiş şehirlerdir. Palu, Murat Nehri’nin kıyısında ağırbaşlı tarihini taşırken; Harput, ovaya tepeden bakan vakur bir bilge gibi yüzyılları seyretmiştir.
Bunların hiçbiri yalnızca taş değildir.
Her biri, insanın bıraktığı izdir.
Bugün ise bu izlerin büyük kısmı sessizdir. Çünkü onları anlatan sesler giderek azalmaktadır.
Son yıllarda sıkça duyduğumuz bir cümle var:
“Turizmle canlandıracağız.”
Niyet elbette güzeldir. Ancak iyi niyet, doğru yöntem anlamına gelmez.
“Biz Palu ve Harput’u yeniden yaşatmak mı istiyoruz, yoksa onları tüketilecek birer turistik ürüne mi dönüştürüyoruz?”
Ne yazık ki bugün uygulanan turizm anlayışı çoğu zaman mekânı merkeze alıyor; insanı, hafızayı ve kültürü ise geri plana itiyor.
Kaleler restore ediliyor.
Sokaklar taş döşeniyor.
Yönlendirme tabelaları yenileniyor.
Tanıtım videoları hazırlanıyor.
Fakat bütün........
