menu_open Columnists
We use cookies to provide some features and experiences in QOSHE

More information  .  Close

Tarih Yazıcılığının Beslediği Ötekileştirme ve Bağnazlık

33 0
29.03.2026

İnsanın sosyal bir varlık oluşu, “biz” kavramının ortaya çıkmasına neden olur. “Biz”in varlığına yönelecek beşeri tehditler ise “düşman” kavramını, ardından da “öteki” kavramını doğurur. İnsanın klandan devlete kadar uzanan örgütlü yaşamında, “biz-düşman-öteki” kavramları bağlamında belli kurallar, ilkeler ve inançlar oluşur. Bunlar aslında bir çeşit ölçüdür. Bu ölçüye uyanlar “biz”, uymayanlar ise “düşman” ya da “öteki”dir.

Öteki kavramının sosyolojik tarihi, Hegel’in “efendi-köle diyalektiği” ile felsefi temeline kavuşur. Bu diyalektikte karşılıklı bağımlılık ve tanınma dinamiği zemini oluştursa da efendinin, yani ben’in ve biz’in varlığı, tahakküm edilebilecek ya da edilemiyorsa etkisizleştirilebilecek bir ötekine muhtaçtır. Ben’in ve biz’in bekası ötekine muhtaçtır. Bu nedenle öteki nefretinin coşkusu ve büyüklüğü, ben’e ve biz’e duyulan bağlılık ile sadakatin derecesini de gösterir.

Özellikle Edward W. Said, Oryantalizm isimli eserinde, Avrupalıların sömürgecilik faaliyetleri çerçevesinde ulaştıkları topraklarda yerli halklarını, kendi kültürlerine kıyasla ikincil ve farklı olarak tanımlayarak bu halkları ötekileştirdiğini ve bu sayede kolonileştirme sürecini meşrulaştırmaya çalıştığını gösterir. Bu süreçte Avrupalı sömürgeciler tarafından icat edilen “oryantal”, “egzotik” gibi terimler, bu bölgelerin halklarına yönelik kalıp yargıları vurgulayıcı ve ötekileştirici araçlar olmuştur. Aynı şekilde Avrupalıların doğudan gelen halklar için kullandığı “barbar” kavramı da ötekileştirmenin bir başka ifadesidir.

Buraya kadar “bizden olmayanın”, “düşmanın” öteki olarak kodlanmasında bir sorun görülmeyebilir, hatta normalleştirilebilir. Ancak ötekine yüklenen anlamda öteki, mümkünse yok edilmesi, değilse etkisizleştirilmesi gereken insandır. Bu aslında ciddi bir sorundur. Ne var ki insanın sosyal bir varlık oluşu ve ben’in, biz’in yüceltilmesi öteki ile kaim olduğu için bu duygu kendini kalabalıklara kabul ettirir.

Asıl tehlike, “öteki-ötekileştirme” kavramının “biz” kavramının içine sızmasıdır. Özellikle Batı kolonyalizminden sonra Doğu toplumlarında “biz” kavramının içine sızmış ve orada ölümcül bir kanser hücresine dönüşmüştür.

İşte bu noktada öteki-ötekileştirme kavramının mahiyetini anlamak ve onu besleyen kaynaklarla yüzleşmek zorundayız.

Beşeri konularda tarih, din, hukuk ve benzeri alanlarda mutlak gerçek iddiası çoğu zaman yersizdir ve mümkün değildir; çünkü mutlak gerçek iddiası için imkânsız olan tanrısal bir akla ve tarafsızlığa ihtiyaç vardır. Bu bağlamda “daha iyisi, daha doğrusu, adil olanı nedir?” bakış açısı daha sağlıklıdır. Kişinin içine doğduğu inancı, mezhebi veya ideolojik iklimi sorgulamaması, zekâ düzeyiyle ilgili olabileceği gibi, aldığı eğitimdeki yoğun propagandanın zihinsel formasyonunu kalıcı biçimde şekillendirmesiyle de ilgilidir.

Bu sorgulayıcı bakış açısına sahip insanlar nadirdir ve genellikle kendi “mahallelerinin” ötekisi konumundadırlar. Mahalleleri zapteden temel yapı, en yüce ve kutsal kavramlarla çizilen kırmızı çizgilerden oluşur. Bu dilin sonucu ise ötekine karşı nefret ve sürekli çatışma psikolojisidir. Mahalle ister kazanan ister kaybeden tarafta olsun, lider kadro ve elit sınıf hep kazanırken; mahalleli, kutsal dava uğruna mücadele etmenin mutluluğuyla yetinir. Ganimet ve nimetlerden asıl faydalananlar liderler ve çevreleridir. Eric Hoffer, bu tip liderin dehasının, bütün nefretleri tek bir düşman üzerinde toplamaktan ibaret olduğunu söyler: Böylece birbirine düşman olanlar bile tek bir kategoriye girmiş olur.¹ Bu tespit, bizim toplum özelinde herkesin aşina olduğu liderlerin kendi bağlılarını motive ederken kullandıkları dile de işaret eder. Seküler, laik veya inançlı fark etmeksizin hemen her mahallede durum benzerdir; kendilerini devletin, dinin veya ilerlemenin asıl sahibi sayan yapılar asla öz eleştiri yapmazlar. Kendi inançlarıyla çelişen gerçeklerle yüzleşmemek için bu riski ötekini eleştirerek bertaraf ederler. “Ötekinin çok kötü olması bizi iyi kılar” veya “kavgada felsefe yapılmaz” gibi anlayışlarla kendi kusurlarının üstünü örterler. Hoffer, “İnsanın kendi mükemmelliğine olan inancı ne kadar zayıfsa, ulusunun, dininin, ırkının veya inandığı kutsal amacın........

© Fikir Coğrafyası