"Yeni Devletçilik" siyasi temsilcisini bekliyor
Hakkı Özdal, MÜSİAD Başkanı Burhan Özdemir’in açıklamalarını değerlendirdiği geçen haftaki yazısında, Özdemir’in Şimşek programına verdiği desteği öne çıkardı. Özdemir’in bu tip bir açıklama yapması mevcut konjonktürde giderek sıkışan ekonomi yönetimine verilen bir destek olarak görülebilir. MÜSİAD, bu tip açıklamaları geçmiş dönemde de olduğu gibi (örneğin Ağbal’ın TCMB başkanlığı döneminde) yaptığı gibi, daha yakın dönemde bizzat Özdemir’in faiz politikasını eleştiren açıklamaları da mevcut.
Dolayısıyla bana kalırsa MÜSİAD başkanının açıklamasındaki dikkat çekici olan husus faiz politikası konusundaki görüşlerinden ziyade, Özdal’ın yazısının sonunda değindiği ve Özdemir’in devlet ve piyasa ilişkilerine dair ifade ettiği görüşleri. Bu görüşler, esasında Türkiye’deki birikim modeli krizine nasıl yanıt verilmesi gerektiğine dair bir “çıkış stratejisi” sunuyor ve bu anlamda Şimşek programının eksiğini tamamlıyor.
Gelin bu tartışmaya daha yakından bakalım.
MÜSİAD Başkanı’nın açıklamalarından iki uzun paragrafı aktarmakla başlayayım.
"Sermayesini servet yapmış bir sanayici kitlesinden bahsediyoruz. Bu yapıdaki sanayicimizin ucuz kredi beklentisine ben katılmıyorum. 2010’lu yılların başındaki o ucuz krediler, belki de Türkiye’yi orta gelir tuzağına sokan bakış açısının temelidir. Para bedavayken, mortgage krizi sonrası oluşan varlık balonu hadisesiyle birlikte dünyadaki tüm merkez bankalarının verdiği o ucuz krediler neticesinde bizim sanayicimiz, bizim tüccarımız çok ucuz maliyetlerle bu paraları borçlandı. Ve ne yapmak istediği noktasında gerek kendisinin fizibilite çalışmaları eksik, gerekse de döneminde devletin yönlendirmesi yeterli olmadığından ötürü herkes kendi kafasına veya inancına göre tesis kurdu. Bugün o tesislerin bir kısmının atıl olduğunu konuşuyoruz. Samimiyetle söylüyorum; gerçek anlamda bir yönlendirme olmadan, devlet eliyle bir mekanizma işletilmeden siz bugün sanayiciye istediği parayı verin, bundan 5-10 sene sonra bambaşka bir atıl kapasite sarmalından bahsederiz. Mesele paranın kemerini gevşetmek ya da birazcık ipini salmak değil; saldığınızda ne olacağının konusu daha önemli.”
Özdemir’in “atıl kapasite” sorunu olarak adlandırdığı süreç, esasında tipik bir piyasa açmazını yansıtıyor. Firmalar kendileri için en rasyonel (karlı) stratejiyi seçse de, bunun toplamdaki sonucu irrasyonel (atıl kapasite) oluyor. Zaten basit anlamda daha ana akım ekonomi yaklaşımlarında da zaman zaman tartışılan koordinasyon sorunu, tam da toplam yatırımların firmaların kendi bireysel kararlarına bırakılmaması gerektiğini anlatıyor.
Özdemir’in yukarıdaki vurgusu, aynı zamanda kalkınma iktisadının temel sorusuna da dönüş anlamına geliyor: Özel sektörün yatırımlarını, mülkiyet hakkına dokunmadan, nasıl toplumsal olarak yararlı sonuçlar üretecek alanlara yönlendirilebilir? Özdemir bu konuda piyasa mekanizmasının başarısız olacağından emin. Ve bu sorunun çözümü olarak devletin daha aktif rol almasını öneriyor. Tıpkı kalkınma literatüründe olduğu gibi.
“Bizce Sanayi ve Teknoloji Bakanımız........
