menu_open Columnists
We use cookies to provide some features and experiences in QOSHE

More information  .  Close

Yararsız ve yaralayan üniversite

17 0
08.03.2026

23 Ağustos 1971 tarihinde henüz pek tanınmayan bir şirket avukatı olan Lewis Powell, serbest piyasa sisteminin saldırı altında olduğunu iddia eden bir görüş yazısını ABD Kongresindeki eğitimle ilgilenen önemli bir komisyona gönderdi. Yazı aslında ticaret odası tarafından kullanılmak için hazırlanmıştı; büyük şirketlerin ABD yönetimini tümüyle ele geçirmeleri için bir strateji sunuyordu.

Günümüzde “Powell Memorandumu” olarak bilinen ve o dönemde hızla yaygınlaştırılan yazıda dört eylem alanı belirlenmişti. Powell, şirketlerin siyasette çok daha güçlü ve çok daha doğrudan bir rol oynaması gerektiğini düşünüyordu. Bu strateji büyük ölçüde benimsendi: Şirketlerin lobi faaliyetleri ve politikacılara yaptıkları bağışların boyutu ve etkileri büyüdükçe büyüdü. En önemli sonuç, seçilen siyasetçilerin kamu yararı yerine büyük şirketlerin çıkarlarını gözetmesiydi.

Powell, yargıyı etkilenmesi gereken en önemli stratejik alan olarak görüyordu. Dev şirketler, yargı üzerinde çok daha büyük etki oluşturabilmek için hukuk odaklı kuruluşlara para akıtmaya başladılar. Bu kuruluşların asıl görevi, başta anayasa olmak üzere tüm yasaların kamu çıkarlarına ters düşecek şekilde yorumlanmasını sağlamaktı. Bu tür yorumlara dayanan ve şirketler tarafından finanse edilen stratejik davalar ile halk sağlığını ve çevreyi koruyan yasal çerçeve sürekli geriletildi. Seçim kampanyalarına yapılan bağışları sınırlayan tüm düzenlemeler de şirketlerin sınırsız bağışlar yapabilmesini kolaylaştıracak şekilde değiştirildi.

Kamu yararına ters düşen yorum ve yasal düzenlemelerin kalıcılaşması için Anayasa Mahkemesi büyük önem taşıyordu. Tam da bu nedenle, Powell hemen ertesi yıl ABD Başkanı Richard Nixon tarafından Anayasa Mahkemesine üye atandı. Bu atamalar süresiz olduğu için Powell ömür boyu görevde kalacaktı.

Powell, üniversitelerin ve özellikle sosyal bilimlerin serbest piyasaya hizmet etmediklerini düşünüyordu. Bu nedenle kapsamlı bir hizaya getirme kampanyası başlatılmalıydı. Powell yazısında, derslerin, araştırmaların ve kampüslerdeki yaşamın şirketler tarafından nasıl etki altına alınabileceğini sayfalar boyunca anlatıyordu. Powell, üniversitelere çekidüzen verme işinin akademik özgürlük ilkesine dokunulmadan yapılması gerektiğini de vurguluyordu.

Bütün bunlar geçmişte kalmış olgular değil. Tam tersine, günümüz üniversitelerini anlamak için üniversitelere yönelik kapsamlı “dönüşüm” kampanyalarının hepsini yakından tanımak gerekiyor. Üniversitelerin tehdit olduğu fikri, 12 Eylül sonrasında yapılan tüm düzenlemelerin temelinde yer alıyordu. YÖK tam olarak bu nedenle kuruldu. Üniversitelerin kamu yararına değil, sermayenin hizmetine geçmesi ise aslında yapısal olarak gerçekleştirilecekti. Özel üniversitelerin kurulmasıyla şirketlerin üniversiteyi tümüyle eline geçirmesi sağlandı.

Buna paralel olarak kamu üniversitelerinin ticarileştirilmesi ve her türlü işin “para getirme” ölçütüne bağlanması gerekiyordu. “Bir öğrenci üniversiteye kaç para getiriyor?” gibi sorular, “Bir üniversite öğrencilerine nasıl daha iyi hizmet edebilir?” gibi soruları silmek için kullanıldı. Tüm bileşenleriyle bir araya gelerek bir orman oluşturan kamu üniversitesi yerine ormanlık alanları gasbeden özel üniversite baş tacı edildi.

Bugün varılan noktada, Türkiye’deki üniversiteler artık bir “sektör” olarak adlandırılıyor ve kapitalist işleyişin içerisinde kamu yararı ölçütünden arındırılmış durumda. “Kamu yararı” yerine, “kâr-zarar” tabloları ve “yerli ve milli” olmak, bir de “dini bütün” olmak konuldu. Doğrudan sermayenin eline verilmiş üniversitelerde ise sermaye çıkarlarının öncelikli olduğu gayet açık.

Kamu çıkarı tanımayan üniversitelerin ve doğrudan sermayeye hizmet eden üniversitelerin topluma yararı olamayacağını anlamak zor değil. Bir sonraki yazımda, üniversitelerin yaralayan, hatta düşmanlık güden kuruluşlara dönüştürülüşünü ele alacağım.


© Evrensel