menu_open Columnists
We use cookies to provide some features and experiences in QOSHE

More information  .  Close

Fenerbahçe’nin bitmeyen iç savaşı

38 0
11.09.2026

Fenerbahçe’nin Roma karşılaşması, normal koşullarda uzun uzun sahadaki gelişmeler üzerinden konuşulacak bir maç bırakmalıydı geriye. Sarı-lacivertliler 18 yıl sonra döndükleri Şampiyonlar Ligi’ne güçlü bir rakip karşısında puanla başladı; üstelik maçın önemli bölümünde ne yapmak istediğini bilen, sınırlarını doğru okuyan ve ikinci yarıda galibiyete yaklaşan bir takım görüntüsü verdi. Fakat son düdükten kısa süre sonra İsmail Kartal’ın istifası geldi ve doksan dakikada oluşan bütün hikâyenin üzerine başka bir hikâye yerleşti. 

Roma maçı, Fenerbahçe’nin son dönemde yaşadığı sorunlar düşünüldüğünde önemli bir sınavdı. Beşiktaş derbisinin yarattığı ağır hava henüz dağılmamıştı. İsmail Kartal’ın tercihleri tartışılıyor, takımın ne oynadığı sorgulanıyor, sezonun daha başlangıcında güven duygusu aşınıyordu. Böyle dönemlerde bir Şampiyonlar Ligi maçı iki farklı sonuç üretebilir: Takımı gündelik tartışmalardan çıkarıp yeniden ayağa kaldırabilir ya da zaten büyümüş olan huzursuzluğu daha ağır hâle getirebilir. Fenerbahçe ilk ihtimâli gerçekleştirdi. Roma karşısında gördüğümüz takım, birkaç gün önce büyük ölçüde kontrolünü kaybetmiş görünen takım değildi.

İsmail Kartal’ın bu maçtaki en doğru tercihi, Roma ile aynı oyunu oynamaya çalışmamasıydı. Fenerbahçe topa sahip olma oranını yükseltmeyi bir prestij meselesine çevirmedi. Geriden çıkarken risk seviyesini düşük tuttu, merkezde Roma’nın rahat bağlantılar kurmasını engelledi, savunma ile orta saha arasındaki mesafeyi mümkün olduğunca kısa bıraktı. Gian Piero Gasperini’nin takımlarının rakibi hataya sürükleyen agresif yapısı düşünüldüğünde bunun değeri daha iyi anlaşılıyor. Fenerbahçe rakibinin güçlü olduğu alanda kendisini kanıtlamaya kalkışmadı; maçı başka bir zemine taşıdı. Bu yaklaşım cesaretsizlikten çok gerçekçilik içeriyordu.

Futbolda cesaret kavramını sürekli önde basmakla, çok adamla hücum etmekle ya da yüksek topa sahip olma oranıyla açıklamak kolaydır. Oysa güçlü bir rakip karşısında kendi takımının hangi oyunu kaldırabileceğini doğru hesaplamak da ciddi bir cesaret ister. Fenerbahçe’nin Roma karşısında yaptığı buydu. Kendisini olduğundan başka bir takım gibi göstermeye çalışmadı. Savunurken kalabalık kaldı, topu kazandığında hızlı biçimde rakip kaleye ulaşmanın yollarını aradı ve oyunun uzadığı anlarda paniğe kapılmadı. Roma’nın alıştığı kaosu yaratmasına izin vermemek, gecenin önemli başarılarından biriydi.

Bu plan kusursuz işlemedi. İlk yarıda Fenerbahçe’nin rakip kaleye gitmekte ciddi güçlük çektiği bölümler vardı. Takımın hücum hattındaki profil sorunu burada yeniden ortaya çıktı. Kerem Aktürkoğlu topu taşıyarak büyük mesafeler kat eden bir kanat oyuncusu değil; Vedat Muriqi savunma arkasına sürekli koşu tehdidi yaratan bir santrfor değil; Mason Greenwood ise oyun zekâsı ve son pas kalitesiyle fark yaratmasına rağmen bütün hücumları tek başına ileriye sürükleyebilecek bir oyuncu değil. Fenerbahçe rakibinden topu kazandığı anlarda önünde geniş alanlar buldu, fakat bu alanları değerlendirecek koşuların sayısı çoğu kez yetersiz kaldı. Kadronun kuruluşuyla ilgili bu problem Roma maçının iyi görüntüsü içinde de görülebiliyordu.

İkinci yarıda değişen Fenerbahçe

İkinci yarının hikâyesini değerli kılan noktalardan biri, teknik heyetin bu soruna maç devam ederken cevap üretebilmesiydi. Archie Brown’ın hücumdaki rolü belirgin biçimde değişti. İlk yarıda daha kontrollü kalan Brown, devre arasından sonra rakip savunmanın içine doğru çok daha agresif koşular yapmaya başladı. Beraberlik golünün bu hareketlerden biri üzerinden gelmesi tesadüf sayılabilecek bir an değildi; devamında aynı koşunun birkaç kez daha görülmesi, bunun soyunma odasında konuşulmuş bir müdahale olduğunu düşündürdü. Fenerbahçe’nin hücumcularından alamadığı derinlik tehdidini sol bekinden üretmesi, gecenin taktik açıdan en değerli ayrıntılarından........

© Evrensel