Güvenlikten siyasete: Kürt meselesinde gerçek çözüm nerededir?
1 Ekim 2024’te Meclis’in yeni yasama yılı açılışında Devlet Bahçeli’nin DEM Parti sıralarına gidip tokalaşması, Türkiye siyasetinde uzun süredir görülmeyen bir görüntü yaratmıştı. Bu sahne, ister istemez “Yeni bir dönem mi başlıyor?” sorusunu gündeme taşıdı. Hiç kuşkusuz -Devlet Bahçeli’nin yaptığı türden- simgeler önemlidir; fakat siyasî süreçleri belirleyen şey de yalnızca onlar değildir. Asıl belirleyici olan, o simgelerin hangi kavramlarla, hangi çerçeveyle ve hangi siyasî mantıkla birleştirildiğidir.
Tokalaşmanın hemen ardından Terörsüz Türkiye kavramı dolaşıma sokuldu. İlk bakışta kimsenin itiraz edemeyeceği bir ifade. Şeksiz şüphesiz, şiddetin olmadığı -John Lenon vâri-“Öldürecek veya uğruna ölecek bir şey”in olmadığı “…insanların barış içinde yaşadıkları” bir ülkeyi, hatta Lenon’un olmasınlar listesine eklediği diğer şeylerin de olmadığı bir ülkede yaşamayı kim istemez? Fakat mesele tam da burada başlıyor. Çünkü terörsüzlük bir süreci değil, bir sonucu tarif ediyor.
Şunu açıkça söylemek gerekir: Kürt meselesinde şiddetin sonlanması yalnızca devletin güvenlikçi dili terk etmesine bağlı değildir. Örgütün de şiddeti siyasal araç olmaktan çıkarma yönünde açık ve geri dönüşsüz bir irade ortaya koyması gerekir. Demokratikleşme çağrısı, tek taraflı bir ahlakî beklenti değil; silahın siyasetin yerine geçmediği karşılıklı bir siyasal zeminin kurulmasıdır. Devlet, nasıl bir siyasî düzen kurulacağına, hangi eşitsizliklerin giderileceğine, hangi hakların tanınacağına dair bir program sunmuyor. Şiddetin yokluğunu merkeze alıyor; siyasetin niteliğini değil.
Bu noktada temel soruyu sormak gerekiyor: Şiddetin azalması, bir sorunun çözüldüğü anlamına gelir mi?
2024 sonu ve 2025 başında Suriye’deki gelişmeler, sınır güvenliği ve bölgesel tehdit başlıklarını yeniden gündeme taşıdı. Bu gelişmeler, Kürt meselesinin yalnızca bir iç siyasî başlık değil, bölgesel güvenlik mimarisinin parçası olarak ele alınmasına zemin hazırladı. Burada ayrıntıya girmeden hatırlatalım: Suriye dosyası, Türkiye’de Kürt meselesinin iç siyaset başlığı olmaktan çıkıp bölgesel güvenlik başlığı içinde konuşulmasını sürekli besleyen bir arka plan oluşturuyor. Bu arka plan devreye girdiğinde, çözüm dili kolayca hak/temsil ekseninden tehdit/önlem eksenine kayabiliyor. Türkiye’nin sınır-ötesi askerî varlığının sürmesi ve bölgesel risk anlatısı, iç siyasetteki güvenlik çerçevesini güçlendirmekte. Kürt meselesi bir kez daha yalnızca iç siyasî bir sorun değil, aynı zamanda bölgesel güvenlik denklemine bağlı bir başlık olarak kodlandı. Bu, Suriye’deki gelişmelerin Türkiye açısından gerçek güvenlik başlıkları üretmediği anlamına gelmez. Sınırın ötesindeki silahlı yapıların varlığı ve bölgedeki uluslararası güç dengesi, somut bir jeopolitik denklem yaratmaktadır. Ancak iç siyasetin bütünüyle bu denkleme rehin edilmesi, Kürt meselesinin siyasî çözümünü sürekli ertelenen bir mazeret mekanizmasına dönüştürmektedir. Bu, Suriye dosyasının yalnızca söylemsel bir araç olduğu anlamına gelmez. Sınırın ötesindeki silahlı yapılanmaların varlığı ve uluslararası güç dengeleri Türkiye açısından gerçek güvenlik başlıkları üretmektedir. Burada teorik bir ayrım yapmak gerekir: Jeopolitik risklerin varlığı ile bu risklerin iç siyasette nasıl çerçevelendiği farklı düzlemlerdir. Realist güvenlik zorunluluğu ile söylemsel güvenlikleştirme aynı şey değildir. Sınır-ötesi risklerin varlığı, iç siyasetin tümüyle güvenlik diliyle yönetilmesini zorunlu kılmaz.
Daha önce de yazdığım üzere, Kürt meselesi bir güvenlik değil demokratikleşme meselesidir; çözüm yeri devlet aklının kapalı koridorları değil toplumun ve siyasetin açık alanıdır. “Nitekim, hiç şüphe yok ki, bu cümle bugün daha da açıklık kazanmaktadır. Çünkü güvenlik dilinin genişlemesi, siyasî alanın daralması riskini de beraberinde getiriyor. Bunu burada yeniden hatırlatmamın nedeni, bugün tartışılan çerçevenin tam da bu ayrımı bulanıklaştırması nedeniyledir: Güvenliği artırmak ile siyaseti genişletmek aynı şey değildir.
2025 sonlarında TBMM Başkanı Numan Kurtulmuş’un “Terörsüz Türkiye bir devlet projesidir.” ifadesi, sürecin artık yalnızca bir parti politikasının değil, kurumsal bir çerçevenin parçası olarak sunulduğunu gösterdi. Bu vurgu, basına yansıdığı kadarıyla 2025 Aralık başında (8 Aralık) dile getirildi; dolayısıyla devlet projesi çerçevesinin, sürecin geç bir safhasında kurumsal bir üst başlık hâline geldiğini not etmek gerekir. Ardından Meclis bünyesinde komisyon çalışmaları başlatıldı, farklı kesimlerle görüşmeler yapıldı, rapor hazırlıkları gündeme geldi. Ancak bu komisyonun hangi somut çıktılara bağlanacağı, raporların ne ölçüde kamuoyuna açıklanacağı ve bağlayıcılığının ne olacağı belirsiz kalmaya devam etti. Şeffaflığı ve hesap verebilirliği olmayan bir süreç, çözüm üretmez; yalnızca süreci yönetir. Bu nedenle -hiç kuşkusuz- komisyonun varlığı değil, yetkisi ve çıktısı belirleyici olacaktır.
Bu süreci ya demokratikleşmenin başlangıcı olarak ya da güvenliğin kurumsallaşması olarak okumak mümkündür. Bu iki okuma arasındaki ölçüt basit: Süreç siyasî alanı genişletip müzâkereyi normalleştiriyor mu; yoksa güvenliği üst norm hâline getirip istisnâyı kurumsallaştırıyor mu? Bir başka ifadeyle, mesele Meclisleşiyor mu, yoksa Meclis görüntüsü altında güvenlik siyaseti mi kalıcılaşıyor? Birinci okuma, meselenin Meclis zeminine taşınmasını demokratikleşme yönünde bir adım olarak görebilir. İkinci okuma ise, güvenlik çerçevesinin daha kurumsal bir forma sokulduğunu ve süreç yönetiminin siyasetin yerini aldığını savunabilir.
“Sorunun çözüm yeri devlet aklının kapalı koridorları değil, toplumun ve siyasetin açık alanıdır.” Bugün de aynı yerdeyim. Meclisleşme,........
