Barcelona’da demokrasi tartışması
Demokrasiyi savunma zirvesi dördüncü defa, bu sefer İspanya Başbakanı Pedro Sánchez’in ev sahipliğinde ve Latin Amerika’nın önemli sol liderlerinin katılımıyla geçtiğimiz hafta cuma ve cumartesi günleri Barcelona’da gerçekleşti. Brezilya, Meksika ve Kolombiya Devlet Başkanları Lula da Silva, Claudia Sheinbaum ve Gustavo Petro gibi liderlerin de yer aldığı zirvede öne çıkan tartışma konularından biri ise, ismi alenen zikredilmese de, Donald Trump ve ABD’nin yeni müdahaleci saldırganlığıydı. Minnesota Valisi Tim Walz ise Trump konusunda daha açıktı; ABD’de bugün yaşanan durumun faşizm olduğunu ve bu durumun adının artık doğru biçimde konması gerektiğini söyledi.
Bir sonrakinin 2027’de Meksika’da gerçekleşeceği zirvede ABD’nin saldırgan politikalarının yanı sıra dünyada yükselen aşırı sağ ve otoriter eğilimlerin nasıl tanımlanacağı ve solun bu eğilimlere karşı nasıl bir strateji izlemesi gerektiği de tartışılan konular arasında yer aldı. Tekno-oligarklar ile el ele ilerleyen aşırı sağın demokrasinin içini boşalttığı, dezenformasyonun ve manipülasyonun gerçek bilginin önüne geçtiği bir dünyada daha adil ve eşitlikçi politikaların altının sürekli olarak oyulduğu düşüncesi sıkça dile getirildi. Hem Sánchez hem de Lula da Silva, Birleşmiş Milletlerin reforme edilmesi gerektiği konusundaki fikirlerini tekrar ettiler. Birleşmiş Milletler örgütünün temsil gücünü arttıracak ve daha etkin bir biçimde işleyecek bir biçimde reform edilmediği takdirde büyük bir tehdit ile karşı karşıya olduğu ileri sürüldü.
Lula da Silva, aşırı sağın toplumdaki ekonomik sorunlar ve bıkkınlıktan; göçmenler, kadınlar ve azınlıklar üzerine yalanlar inşa ederek faydalandığını, toplumun büyük bir kısmının temel derdinin daha iyi gıda, daha iyi eğitim ve sağlık hizmeti, onurlu koşullarda ve yeterli ücretlerde bir iş sahibi olmak gibi sorunlar olduğuna işaret ederek, solun ve ilerici siyasetlerin bu meseleler üzerine eğilmesi gerektiğini savundu. Konferansın genelinde olduğu gibi Lula da konuşmasında gelir adaletsizliği ve süper-zenginlerin demokrasi için oluşturduğu tehditlerden bahsetti. İsmi verilmeden ABD’nin uluslararası kurumları ve çok taraflı yapıyı zayıflattığı eleştirisinde bulundu.
Meksika Devlet Başkanı Claudia Sheinbaum’un ise Avrupa’ya gerçekleştirdiği bu ilk ziyarette özel bir ilgi ile karşılandığını söylemek gerek. İspanya ile Meksika arasında Andrés Manuel López Obrador döneminden kalma bir gerilim olduğu bilinen bir durum. Obrador, kolonizasyonun 500. yılında Meksika’nın işgali ve İspanyolların Meksika’da gerçekleştirdikleri katliam ve yağmalardan dolayı İspanya hükümetinin Meksika’dan resmi bir biçimde özür dilemesini talep eden bir mektup yollamış, bu mektup iki ülke arasında diplomatik bir krizin çıkmasına sebep olmuştu. Sheinbaum ise ziyaretinde iki ülke arasında bir kriz olmadığını, İspanya ile özellikle Meksika’daki yerel halkların korunması konusunda daha yakın iş birlikleri yapılacağını belirterek iki ülke arasındaki bu diplomatik mesafeyi kaldırmış oldu. Ayrıca Sheinbaum, zirve sonunda Küba’ya karşı herhangi bir askeri müdahaleye karşı olunduğunu ilan eden bir bildirge yayımlanması önerisinde de bulundu.
Zirveye İspanya’da muhalefette bulunan sağ ve aşırı sağ partiler yoğun tepki göstererek ve İspanya’nın narko-devletlere, seçimlere saygı duymayan hükümetlere, iç savaşlardan fayda sağlayan komünistlere ev sahipliği yaptığını iddia ederek Sánchez Hükümetini ülkeyi marjinalize etmekle suçladılar. Aşırı sağcı parti Vox zirvenin gerçekleştirildiği otel karşısında bir gösteri çağrısında bulundu. İlginç bir biçimde zirve sürerken, zirvede adı açıkça anılmayan ama sıkça kendisinden bahsedildiği anlaşılan Donald Trump, İspanya’nın ekonomik olarak acınası bir durumda olduğunu iddia ettiği bir tweet paylaştı. Bu durum, doğrudan hedef alınmasa da zirvenin ABD tarafından izlendiğine işaret olarak görülebilir.
Hiç şüphesiz, işçi sınıfından uzak, oldukça genel, suya sabuna dokunmayan, somut öneriler getiremeyen ve uygulama kabiliyeti ya da hedefi de olmayan zirvenin önemli getiriler sağlayacağı beklenemez. Ancak aşırı sağın sahip olduğu uluslararası dayanışma ve görünürlüğün bir alternatifi olarak ve otoriter-antidemokratik hareketlerin yüksek perdeden tartışılmaya başlanmış olması bile bir kazanım olarak görülebilir.
