Emperyalizmin sultanları, prensleri, hakanları vs.!
Olaylar ve gelişmeler, suç örtücü araç ve çabalara rağmen büyük oranda gizlenemez halleriyle açık şekilde seyretmektedir. Dönemin en önemli ve kimin ne kadar görüp anladığından bağımsız olarak tüm halkların yaşam koşullarını; tüm ülkelerin mali-ekonomik koşullarıyla politik tutum ve askeri politikalarını etkileyen gelişmelerinin başlıca ilk sırasında, İran’a yönelik saldırı ve bağlı olarak yaşanan gelişmelerdir.
Bu saldırı ve gelişmeler sadece kapitalist emperyalizmin, yüzyıldan fazla zaman önce Lenin tarafından dikkat çekilen özelliklerini ‘kanlı-canlı’ şekilde ekranlardan evlere taşımıyor; bu yıkım-yağma ve barbarlık ‘gösterisi’nin doğrudan faillerinin yanı sıra, yedekliklerini oluşturanları da maskelerinden soyunmuş halde ışığa tutuyor.
Trump-Netanyahu isimlerinin öne çıktığı ABD-İsrail devlet yönetimlerinin yeni olmayan, ancak yeni biçimleri ve genişlemiş hedefleriyle daha çok kan dökücülük ve yıkıcılık içeren savaşçı politikalarını olanaklı kılan, sadece karşıt güç ve itirazların yetersiz kalışı değildir. Bölgemiz yönünden 20 yılı aşkın süredir süren yağma-yıkma-uşaklaştırma stratejisini uygulanır ve kolaylaştırıcı kılan, önemli oranda bölge ülkeleri devlet yönetimlerinin izlediği işbirlikçiliktir. Amerikan emperyalizminin işbirlikçi kralları, sultanları, hakanları, prensleri, toplamında milyarları bulan harcamalarla saraylarında ve çeşit çeşit rezidanslarında saltanat sürerken, zor ve baskı araçlarıyla yönettikleri ülkelerin topraklarını, doğal kaynaklarıyla iletim yollarını ABD ve Batılı emperyalistlere açmışken, imha ve işgal ordularına açılmış üs ve alanlardan İran’a-daha önce Irak, Libya ve Suriye’ye-durmaksızın füze bombardımanı yapılıyorken, ABD ve İsrail’in “yıktık daha da yıkacağız” tehdidini sürdürmesi niye mümkün olmasın?
Trump’ın ve sözcülerinin “özgür dünyayı koruma kararlılığı” yalanıyla dünya halklarını alaya aldıkları bir dünya da yalan da ve yağma da alçaklık sınırsızlığı çoktan ilan edildi. “Güçlü olan sahip olur! ”; burjuva dünyasının yol gösterici ilkesidir. Ama sadece bu değil, güçlü olana uşaklık ve yedeklenmenin “ulusal çıkar” gerekçeli kullanışlı olma hali hayli yaygındır. Bölge ülkelerinin “Müslüman” yöneticilerinin birbirleriyle yarışır şekilde İran’a saldırıları kolaylaştırıcı tutum ve açıklamaları güncel kanıtlar arasındadır. 12 ülke dışişleri bakanının İran’ı kınayan bildirisi burjuva diplomasisinin değil sadece savaş politikası çetelesinin de kayıtlarına geçti. Zelenski soytarısının provokasyonlarını aratır şekilde Suud gericiliğinin prensi, BAE ve Körfez’in diğer emir-kral ve satılmış sultanları, Türkiye’deki işbirlikçiler Amerikan savaş makinesinin önünü açmak için ellerinden gelen her şeyi yaparken, İsrail’in bölgedeki yayılmacı politikasına mühimmat taşıdıklarını da biliyorlardır.
Tam da böylesi bir süreçte Türkiye’de, Montrö Boğazlar Anlaşmasını ihlal ve ilgayı kolaylaştırıcı işlev de görecek şekilde, NATO Deniz Savaş Karargah Komutanlığının kurulması kararının alınması, Erdoğan’ın imzasıyla ülkeden yabancı asker, mühimmat ve silah geçişinin olanaklı kılınması, Hakan Fidan’ın İran’ı, ABD’ye “bir şeyler vermemek”le suçlayıp Trump’ın dayatmalarını kabule çağırması, Larry Fink ve Alois Zwinggi gibi trilyon dolarlık varlık fonları yöneticilerinin Dolmabahçe Sarayında ‘ağırlanması’ ve Trump’ın Erdoğan yönetimini işaretle “Onlardan ne istedikse yaptılar” demesi, ‘Müslüman komşular’ın tutumu ve konumunu açık eden gelişmeler arasındadır. Müslümanlığın birleştirici olmadığı bu vesileyle bir kez daha kanıtlandı. Müslüman kardeşliği söylemi ne içeride ne bölgenin “Müslüman” olarak bilinen ülkelerinin yönetimleri arasında birleştiricilik işlevi göstermiyor.
O söylem çıkarlarla bağlı bir alet işleviyle yüklüdür ve onu halk kitlelerini aldatıp yedeklemek için sürdürenlerin “tiyniyeti ve zihniyetini” emperyalistler test edeli yüz yılı aşan zaman oldu. Şimdi bir kez daha, hem de çok net çok aleni şekilde görülmüş oluyor! Hatta, Emevi doktrinini sürdürenlerin Suud vahabileriyle birlikte İran’ın yenilgisinde “Şiilerin yenilgisi”ni görüp kutlama testileri doldurduğu bile vakidir.İşbirlikçiliğin yükü ve verdiği yıkıcı zararlar sadece doğrudan devlet yöneticilerinin politikasında ifadesini bulmuyor. O tutumlar bölge ülkeleri halklarının emperyalist-Siyonist barbarlığa karşı topyekûn ve zamandaş kalkışmalarının engelleri arasındadır. Baskın ve baskıcı etkendir ve etkisi halkların saflarına dek sızmaktadır.
ABD’de 9 milyon insanın sokaklara çıkıp savaşı ve Trump’ın diktatörlüğünü protesto ettiği koşullarda Türkiye ve Ortadoğu ülkeleri halklarının, emperyalist-siyonist saldırganlığa karşı etkili bir kalkışma göstermemeleri, elbette burjuvazi ve sermaye karşıtı örgütlenme ve bilinçli savaşma düzeylerinin geriliğiyle de bağlıdır. Neden ve etkenleri bu bakımdan biliniyor olsa da, kendilerinin ‘can yakıcı sorunları’ yönünden de geçerlilik gösteren bu durumun; bu yetmezlik, yetersizlik ve büyük oranda seyretmecilik tutumunun aşılması ihtiyacı giderek artmakta ve büyümektedir. Türkiye’nin tüm uluslar ve ulusal topluluklardan sömürülen ve ezilen halkı, ülkede talepleri için itiraz edenlerin derdest edilip kodese konmalarına, CHP belediye yönetimlerinin çeşitli mizansenlerle devre dışı bırakılmasına, Mehmet Türkmen gibi, işçi kardeşlerinin çalışma ve yaşam koşullarının iyileştirilmesi ve gasbedilen haklarının geri verilmesi için mücadeleci sendikacı tutumu gösterenlerin tutuklanmasına, gazeteci, işçi, öğrenci muhaliflerin zor kullanılarak susturulmak istenmesine karşı etkili bir itiraz yükseltmeden içinde bulunduğu yoksulluk ve işsizlik durumundan kurtulamayacağı gibi, İran’a yönelik barbarlığa karşı ayağa kalkmadan, yıkıcı-yağma savaşının etki ve sonuçlarını daha ağır biçimde yaşamaktan da kurtulamaz.
Türkiye’nin emekçileri İran halkıyla güçlü dayanışma örnekleri gösterebilirlerse bu bezirgan saltanatının darbeleri altında inlemek yerine daha iyi günlere çıkış yolunun açılması için de işlevli olacaktır. İşbirlikçi yönetimlere, uşaklık politikalarını kolayca uygulama olanağı tanımamak gerekir.
Emperyalizme ve oligarşik burjuva diktatörlüklerine karşı mücadelede devrimci dayanışmanın ve yiğitçe direnişin ülkemiz devrim tarihine yazılan unutulmaz örneğini gösteren ve Kızıldere’de katledilen devrimcilerin anısına saygıyla.
