Ömer Erdem’in Evvel’inde Dilin Kaybettiği Dünya ve Dünyanın Kaybettiği Dil
Çağdaş Türk şiirinde bazı şairler, yazdıkları şiirlerden çok kurdukları poetik iklimle var olurlar. Ömer Erdem de bu şairlerden biridir. Onun şiiri, okuru gündelik dilin güvenli sınırlarından çıkarıp hafızanın, inancın, tarihin ve metafiziğin birbirine karıştığı bir ara bölgeye taşır. Evvel, bu anlamda yalnızca bir şiir kitabı değildir; modern insanın unuttuğu “ilk dil”in, “ilk ses”in ve “ilk yurt”un peşine düşen uzun bir ontolojik arayıştır. Bugün Türk şiirine bakıldığında iki belirgin eğilim göze çarpar. Bir tarafta konuşma dilinin yalınlığına yaslanan, şiiri gündelik deneyimin içine yerleştiren çizgi; diğer tarafta dili yeniden kurmaya çalışan, metafiziği ve kültürel hafızayı şiirin asli unsuru hâline getiren damar. Ömer Erdem, ikinci hattın en dikkat çekici isimlerinden biridir. Ancak tam da burada tartışılması gereken mesele başlar: Erdem’in şiiri gerçekten yeni bir metafizik alan mı açmaktadır, yoksa Türk şiirinde Sezai Karakoç’tan beri süregelen “yüksek söylem”in gecikmiş bir yankısı olarak mı okunmalıdır? Bu soru önemlidir. Çünkü Evvel, kolay okunan bir kitap değildir. Şair, anlamı açıklamak yerine gizlemeyi; sözü tamamlamak yerine yarım bırakmayı; imgeyi çözmek yerine çoğaltmayı tercih eder. Böylece şiir, anlatılan bir hakikat olmaktan çıkar, okurun içine düştüğü bir deneyime dönüşür. Heidegger’in “Dil, varlığın evidir.” önermesi burada güçlü bir karşılık bulur. Erdem için şiir, dünyayı anlatan değil, dünyayı yeniden kuran bir dildir. Nitekim kitabın merkezinde duran şu dizeler bunun poetik bildirisi gibidir: “şiir Allahın dilinden düşmeden evvel / … / biz ordaydık ve burayı bilmeden buraya düşmeden evvel” (s.12) Burada “evvel”, kronolojik bir geçmiş değildir. İbn Arabî’nin “ezel” anlayışını çağrıştıran metafizik bir başlangıçtır. İnsan, dünyaya düşmeden önceki hakikatini hatırlamaya çalışan bir varlıktır. Bu nedenle kitap boyunca görülen çocukluk, anne, su, kuş, gül, kar, yol ve şehir imgeleri yalnızca estetik nesneler değildir; unutulmuş varoluşun işaretleridir. Bu tavır, modern şiirin büyük kısmından belirgin biçimde ayrılır. İsmet Özel’in şiirinde tarih siyasallaşırken, Turgut Uyar’da bireyin parçalanmış bilinci öne çıkar; Cemal Süreya’da aşk beden üzerinden konuşur; Haydar Ergülen’de melankoli kentle birleşir. Ömer Erdem ise bunların hiçbirinde bütünüyle durmaz. Onun şiiri bedenden önce ruha, tarihten önce hafızaya, politikadan önce dile yönelir. Dolayısıyla şiirinde asıl özne insan değil, insanın kaybettiği varlıktır. Ancak tam da bu noktada eleştiri başlamalıdır. Çünkü Türk şiirinde metafiziğe yaslanan birçok şair, zaman zaman “yüksek söylem”in büyüsüne kapılarak şiirin somut dokusunu ihmal etmiştir. Evvel de bu tehlikeyi bütünüyle aşabilmiş değildir. Kitapta kimi şiirlerde imge öylesine yoğunlaşır ki anlam üretmek yerine kendi üzerine kapanır. Okur, şiirin içinde ilerlemek yerine imgelerin lâbirentinde dolaşmaya başlar. Paul Ricoeur’ün “sembol düşünmeye sevk eder” sözü burada tersinden işler; bazı dizelerde sembol düşünceyi açmak yerine onu geciktirir. Buna rağmen Evvel, son yirmi yıl Türk şiirinde kolayca geçiştirilemeyecek bir kitaptır. Çünkü Erdem, şiiri yalnızca estetik bir etkinlik olarak değil, ontolojik bir sorumluluk olarak görmektedir. “Şiir dilin şarabıdır!” (s.41) dizesi, yalnızca güzel bir metafor değildir; dilin insanı dönüştüren asli cevheri olduğuna dair poetik bir iddiadır. Nietzsche’nin Dionysosçu coşkusuyla tasavvufun ilahî sarhoşluğu bu tek cümlede beklenmedik biçimde birleşir. Bugün şiirde hızla yaygınlaşan gündelik konuşma estetiği düşünüldüğünde, Ömer Erdem’in şiiri neredeyse anakronik görünmektedir. Fakat belki de tam bu yüzden önemlidir. Çünkü çağın dili hafızasını kaybederken, Evvel hafızanın dilini yeniden kurmaya çalışan ender kitaplardan biridir. Bununla birlikte bu şiirin en büyük başarısı kadar en büyük açmazı da burada saklıdır: Okurunu sürekli yükselmeye çağırırken zaman zaman ona tutunacağı zemini geri çeker. Şiir, böylece hem büyüleyici hem yorucu, hem çağıran hem uzaklaştıran çift yönlü bir estetik deneyime dönüşür.
“Evvel” ya da Kaybedilmiş Başlangıç: Dilin Hafızası, Varlığın Yarası
Evvel’in merkezinde bulunan kavram, kitabın adıyla aynı olan “evvel”dir. Fakat Ömer Erdem’in kullandığı “evvel”, takvimin başlangıcını gösteren zamansal bir belirteç değildir. Bu kelime, insanın dünyaya düşmeden önce ait olduğu metafizik menzilin adıdır. Kitabın en çarpıcı dizeleri bunu açıkça ortaya koyar: “şiir Allahın dilinden düşmeden evvel / … / biz ordaydık ve burayı bilmeden buraya düşmeden evvel” (s.12) Türk şiirinde bu kadar açık biçimde kozmogonik bir başlangıca dönen metin sayısı azdır. Burada Sezai Karakoç’un Mona Rosa’sındaki metafizik özlemden daha eski, Cahit Zarifoğlu’nun kırık iç sesinden daha kozmik bir çağrı vardır. Erdem, insanın dünyaya gelişini bir doğum değil, bir düşüş olarak kavrar. Bu yönüyle şiir, Tevrat’taki cennetten kovuluş anlatısıyla, Kur’an’daki “hubût” fikriyle ve İbn Arabî’nin “elest bezmi” düşüncesiyle aynı metafizik hattın üzerinde ilerler. Martin Heidegger’in “İnsan, dil konuştuğu için vardır; insan konuştuğu için değil.” sözü, Evvel’in poetikasını açıklamak bakımından şaşırtıcı ölçüde işlevseldir. Çünkü Ömer Erdem’in şiirlerinde konuşan özne değildir; konuşan dildir. Hatta daha ileri gidildiğinde, konuşan tarihin kendisidir. Şair çoğu zaman kelimeleri yönetmez; onların çağrışımlarının peşinden gider. Bu nedenle kitapta “ses” sözcüğünün sürekli yinelenmesi tesadüf değildir: “türkçe sesle uyur gibi sesle kavuşur gibi sesle koşar gibi…” (s.10) Burada “ses”, yalnızca fonetik bir unsur değildir. Ses, hafızadır. Medeniyettir. Kimliktir. Türkçedir. Bu bakımdan Ömer Erdem’in şiiri, Yahya Kemal’in tarih şuuru ile Tanpınar’ın zaman fikrini modern bir dil laboratuarına taşır. Ne var ki Erdem’in şiiri, Yahya Kemal kadar berrak değildir. Tanpınar kadar dengeli de değildir. O, anlamı açıklamak yerine çoğaltmayı seçer. Bu yüzden kimi şiirlerde imgeler birbirini beslemek yerine birbirini örter. Örneğin: “kırk uçlu kalemlerden sesle bileğiyle alnını silen / ustalardan sesle” (s.9) dizesi ilk okumada güçlü bir ritim kurmasına rağmen, şiirin bağlamı içinde açıklayıcı değil, kapatıcı bir işleve sahiptir. Burada ses, kalem, alın, ustalık aynı anda konuşmaya başlar; fakat bunların birbirleriyle ilişkisi şiir boyunca tam anlamıyla kurulmaz. Sonuçta okur, imgelerin büyüsüne kapılır ama onların taşıdığı düşünceye her zaman ulaşamaz. Tam bu noktada Maurice Blanchot’nun şiir üzerine söyledikleri hatırlanmalıdır. Blanchot’ya göre büyük şiir, anlamı gizlediği için değil; gizlediği anlamı hissettirdiği için büyüktür. Evvel’de ise bazı şiirlerde gizlilik, estetik gerilim olmaktan çıkarak kapalılığa dönüşmektedir. Bu, kitabın en önemli eleştiriye açık yönlerinden biridir. Ömer Erdem’in şiiri çoğu zaman “yüksek şiir” olmayı amaçlar. Fakat yüksek şiirin en büyük tehlikesi, söylemin kendi ihtişamına kapılmasıdır. Bunun örneklerinden biri şu dizedir: “ey çılgın bile olamayan bilge / var aklına yurt bul dil dök” (s.28) Bu sesleniş ilk bakışta Nietzsche’nin Zerdüşt’ünü çağrıştırır. Bilgeye yönelen ironik bir hitap vardır. Ancak Nietzsche’nin dili düşünceyi keskinleştirirken, Erdem’in dili çoğu zaman düşünceyi şiirselleştirir. Bu ikisi aynı şey değildir. Nietzsche’nin aforizmaları okuyucuyu sarsar. Ömer Erdem’in imgeleri ise önce büyüler. Bu nedenle Erdem’in şiirindeki felsefi yoğunluk bazen ontolojik bir derinlikten çok retorik bir yükseklik izlenimi bırakmaktadır. Bu tespit önemlidir. Çünkü son otuz yıl Türk şiirinde metafiziğin yeniden görünür hâle gelmesiyle birlikte birçok şair “zor şiir”in kendiliğinden “büyük şiir” olduğuna inandı. Oysa kapalılık, derinlik değildir. Ömer Erdem çoğu zaman bu tuzağı aşar; fakat her zaman değil! Bunun karşısında kitabın en güçlü tarafı ise “hafıza”yı şiirin asli malzemesi hâline getirebilmesidir. Anne, çocukluk, baba, mezar, yol, su, kuş, gül, şehir… Bunlar Evvel’de dekor değildir. Varlığın izleridir. Örneğin: “kaç mezar var çocuk bir bilsen içimde…” (s.17) yalnızca kişisel bir yas şiiri değildir. Bu dizeler, Levinas’ın “başkasının ölümü insanın kendi varlığındaki en büyük yaradır” düşüncesini hatırlatır. Şair, mezarı dışarıda değil içeride kurmaktadır. İnsan artık geçmişini hatırlayan değil; geçmişi tarafından taşınan bir varlıktır. Benzer biçimde: “Bir köprü ayazında veda edasıyla öptü beni annem / Öpülen bir yalnızlık oldum böylece…” (s.185) dizeleri son dönem Türk şiirinin en başarılı anne imgelerinden biridir. Burada sentimentalizm yoktur. Ağıt yoktur. Gösterişli metafor da yoktur. Tek bir öpücük, bütün hayatın ontolojik yalnızlığına dönüşmektedir. İşte Ömer Erdem’in gerçek gücü burada ortaya çıkar. Şair, en büyük şiirlerini sembollerin çoğaldığı yerlerde değil; hayatın en sade anlarını metafizik bir ışıkla aydınlattığı dizelerde yazar. Bu yüzden Kayıp Kardeş, Kırık Kapı, Aşk Dili, Göç Dili ve Evvel kitabın poetik zirveleridir. Burada Sezai Karakoç ile önemli bir ayrım belirir. Karakoç, şiirini diriliş fikrine yaslar. Ömer Erdem ise dirilişten önceki sessizliği araştırır. Karakoç’un şiirinde hakikat görünür. Ömer Erdem’in şiirinde hakikat aranır. İsmet Özel’in şiirinde öfke vardır. Ömer Erdem’de hüzün. Turgut Uyar’da şehir insanı parçalar. Ömer Erdem’de insan, kendi metafizik hafızasının içinde çözülür. İşte bu nedenle Ömer Erdem’i yalnızca “İslâmî duyarlıklı şiir” başlığı altında değerlendirmek eksik kalacaktır. Onun şiiri, inanç kadar ontolojiyle; tasavvuf kadar dil felsefesiyle; medeniyet kadar hafızayla ilgilidir. Ancak bu şiirin en büyük riski de tam burada başlar. Sürekli metafizik yükseklik arayan bir dil, zaman........
