John Ruskin’in Eseri Modern Düşünce ve Yaşama Etkisi – V
Çeviri: Deniz Gökduman[4]
Kuşkusuz, böyle bir betimlemenin etkisi büyük ölçüde yazarın, betimlemenin her parçasına kattığı devinime bağlıdır. Bununla birlikte, bütün tabloyu cansız bir sıralama olmaktan çıkarıp seyircinin gözleri önünde canlı bir imgeye dönüştüren asıl unsur, lirik öğedir. Çünkü bu öğe, sözcüklere duyusal bir somutluk kazandırır ve onların anlık ses çağrışımlarını canlandırır. Nitekim “karanlık uzun buhar sürüklentisi”, “dalgalı ve savrulan parçalar”, “mavi ince bir perde”, “aşırı uzaklıktan keskinleşen”, “hafif bir rüzgârın titrettiği kuğu göğsü”, “taşan ışığın geniş patlaması” ve “beyaz, yumuşak, sessiz sirüsün[5] sakin kalabalıkları” gibi ifadeler, bu duyusal etkinin örnekleridir. Bunun yanı sıra, seslerin art arda gelişi de dinleyicide cansız doğaya karşı duygusal bir yakınlık uyandırmak amacıyla özellikle kullanılır. Örneğin, yağmur sonrası oluşan bulanıklık maviye doğru çözülürken yazarın parantez içinde verdiği “giderek derinleşen, derinleşen…” ifadesi dikkat çeker. Bu yineleme, okuyucuyu aynı sesi iki kez algılamaya yönlendirir; böylece Turner’ın renk ve ton geçişlerinde sunduğu kademeli değişime karşılık gelen içsel bir deneyim oluşturur. Ayrıca ritmin genel yükselişi, alçalışı ve ahengi de sözcüklerin tek başına yetersiz ya da kopuk biçimde aktarabileceği duyusal etkileri tamamlar. Nitekim “Bunların üstünde ve çok ötelerinde” diye başlayan arka plan cümlesinde, ilk bölümlerin daha güçlü bir ritimle yükseldiği görülür. Bu yükseliş, yağmur bulutlarının çizgi ve renkteki huzursuz değişimini çağrıştırır. Ardından hareket, sanki tersine dönüyormuş gibi yeniden dinginliğe iner ve “boyunca işlenmiş olarak” diye başlayan bölümün ritmiyle uyum sağlar. Cümlenin sonlarına doğru ritmin aşağı yönelmesi ve daha yumuşak tonlara geçmesi ise, “huzur arayan ve bulamayan karanlık ruh” imgesiyle uyum içinde tüm betimlemeyi tamamlar. Bu tür pasajlar daha ayrıntılı incelendiğinde, bütünün yapısında; ritmin yükselip alçalmasında ve sürekli yinelenen ses dalgalarının kuruluşunda, anlatılan düşünce ve sahnelerin anlamıyla tam bir uyum bulunduğu ve bu yapının anlatımı daha da güçlendirdiği görülecektir.
Bununla birlikte, bana göre doğa olaylarını yalnızca doğal görünümleriyle ele alıp onlara sanatsal bir düzen ve canlılık kazandırdığı en başarılı pasaj, Alpler’den izlenen bir günlük gökyüzünü anlattığı betimlemedir.
“Şafak sökerken, gece sislerinin ovalardan yükselmeye başladığı anda, ıssız bir dağın zirvesine çık ve beyaz, gölü andıran sis denizlerini izle. Aşağıdaki tepelerin ada gibi görünen dorukları çevresinde, düzgün koylar ve kıvrımlı körfezler oluştururcasına süzülürler. Gün ışığının henüz değmediği bu sisler, gece yarısı ay ışığı altındaki durgun bir denizden bile daha serin ve daha sakindir. İlk güneş ışınlarının gümüş kanallara düşüşünü izle. Dalgalı yüzeydeki köpüklerin nasıl dağılıp eridiğini gör. Derinliklerin altında, kıvrılarak uzanan nehirlerin beyaz yolları arasında, parıldayan şehirler ve yeşil çayırlıklar, kayıp Atlantis gibi görünür. Işık kırıntıları ve çelenk gibi kıvrılan dalgalar, yıldız biçimindeki kulelerin çevresinde kırılıp sönerken, karanlık tepelerin birbirine karışan dorukları ve sırtları da ova üzerindeki gri gölgelerini yavaş yavaş kısaltır. Biraz daha bekle; dağılmış sislerin vadilerde toplandığını ve kıvrımlı geçitler boyunca sana doğru ilerlediğini göreceksin. Sabah ışığının yanardöner parıltısıyla yükselerek, yüksek tepelerin geniş yamaçlarında sakin kitleler hâlinde yerleşirler. Bu devasa dağ sıralarının fersahlar boyunca uzanan sırtları, maddi ışığın örtüsü içinde geriye doğru silinir ve sonunda parlaklığın içinde kaybolur. Ardından yukarıda, dingin gökyüzünde yeniden belirirler: Temelsiz ve ulaşılamaz; vahşi, parlak ve gerçeküstü bir düş gibi. En dipteki derin gölün yanıltıcı maviliğinde ise tabanları bile eriyip yok olur. Bir süre daha bekle; sislerin beyaz kuleler gibi yükseldiğini ve yarımadalar boyunca kaleler gibi dikildiğini göreceksin. Yoğun ve hareketsiz görünürler; fakat her an biraz daha yükselerek göğe yığılır, kayalıkların üzerine gittikçe uzayan gölgeler bırakırlar. Ufkun solgun maviliğinden, dar, koyu ve sivri uçlu buhar kütlelerinin yaklaştığını göreceksin. Gri ağlarını gökyüzüne yayacak, manzaranın ışığını bir tutulma gibi söndüreceklerdir. Öyle bir tutulma ki kuşların şarkısını da yaprakların kıpırtısını da susturur. Sonra onların altında yatay siyah gölge bantlarının oluştuğunu fark edeceksin. Tepelerin omuzlarında, nasıl meydana geldiklerini anlayamadan, kasvetli buhar kıvrımları belirir. Onların doğuşunu asla göremezsin; fakat az önce açık olan bir yere yeniden baktığında, uçurumların üzerinde, avını bekleyen bir şahin gibi asılı duran bir bulut görürsün. Ardından uyanan rüzgârın ani uğultusunu duyarsın. Buhardan gözetleme kuleleri gibi yükselen o kütlelerin temellerinden koparıldığını, yüklü bulutlardan siyah saçaklar gibi sarktığını görürsün. Kimi zaman göl yüzeyinde soluk sütunlar hâlinde ilerler, geçtikleri yerde suyu köpüğe boğarak vadilere doğru sallanan opak yağmur perdelerine dönüşürler. Sonra güneş batarken, fırtınanın bir anlığına tepelerden çekildiğini görürsün. Geniş dağ yamaçları, kaprisli buharın kar beyazı ve parçalanmış ışıklarıyla tüter. Sis şimdi dağılır, şimdi yeniden toplanır. Bu sırada gün batımının köz gibi yanan güneşi, sanki uzanıp dokunulabilecek kadar yakınmışçasına, kızgın bir küre gibi bulutların arasında ilerler. Uğuldayan rüzgârın ve savrulan bulutların içinden geçerken çevresindeki bütün havayı kana boyar. Daha sonra, sönmeye yüz tutan fırtınanın gecenin içinde sustuğunu duyarsın. Doğu tepelerinin zirvelerinde yeşil bir hâle belirir. Bu ışık giderek büyür; sonunda büyük beyaz ay, çizgili bulutların arasından ağır ağır yükselir. Ay, alevli ışığıyla yıldızları birer birer söndürür. Onların yerine gökyüzüne, yeryüzünü aydınlatmak için, tüy gibi hafif ve içinden geçilebilir buhar kıvrımlarından oluşan sayısız topluluk yerleşir. El ele verircesine, bölükler hâlinde ilerlerler. Hareketlerindeki düzen öylesine uyumludur ki gökyüzü onlarla birlikte dönüyor, yeryüzü de altlarında titriyormuş gibi görünür. Sonra doğunun yeniden erguvan rengine bürünmesine kadar biraz daha bekle. Karanlık içinde dalgalanan dağlar, vahşi bir denizin dalgaları gibi, kızıl ihtişamın içinde birer birer kaybolur. Dağların çevresindeki buzulların, kıvrımlı yollarında ateş pullarıyla kaplanmış dev yılanlar gibi parladığını izle. Uçurumdan uçuruma uzanan yalnız kar sütunlarının, her birinde ayrı bir sabah doğuyormuşçasına alevlenişini seyret. Şimşekten daha parlak nehirler gibi aşağı dökülen uzun çığları izle. Her biri, sürüklenen karın armağanını göğe sunan birer adak dumanı gibidir. Sessiz kubbelerinin pembe ışığı, çevrelerindeki gökyüzünü kızıllığa boyar. Mor bulut çizgilerinden daha saf bir ışıkla süzülür; geçtiği her bulut kümesine yeni bir görkem katar. Sonunda bütün gökyüzü, dalgalanan alevlerden örülmüş kızıl bir saçakla örtülür; sanki sayısız melek topluluğunun savrulan kanatları, tonoz üstüne tonoz kuruyormuş gibi yükselir. Ve artık sevinçten bakamayacak hâle geldiğinde, bütün bunların Yapıcısı ve Yaratıcısı karşısında korku ve sevgiyle eğildiğinde, söyle bana: O’nun mesajını insanlara en iyi kim iletebilmiştir?” – Modern Ressamlar, Cilt I, Bölüm IV’ün sonu.
Ruskin, bir İngilizce yazarı olarak sözcük dağarcığının eksiksizliği ve zenginliği bakımından —belki yalnızca Shelley[6] ile boy ölçüşebilir— eşsiz bir yerde durur; üstelik bu sözcük zenginliğini, Præterita ‘sında[7] bize her zaman kolaylıkla, hiçbir çaba harcamadan yazdığını söylediğini göz önünde bulundurursak, hayranlığımız daha da artar. Sözcüklerin kalitesine olan duyarlılığı da bu eşsizliğini pekiştirir. Ne var ki zaman zaman, özellikle daha ölçülü ve kuramsal anlatımlarında, sıradan sözcüklere kendine özgü paradoksal anlamlar ve dar kapsamlı tanımlar yüklemeyi tercih etmesi son derece üzücüdür. Nitekim Modern Ressamlar‘ın I. Cildinin III. Bölümünde gizem ve yetersizlik sözcüklerini güç unsurları olarak nitelendirmesi ya da özsel demek istediği yerde tikel sözcüğünü kullanması bunun açık örnekleridir. Benzer biçimde, özsel gerçekler demek istediği yerde tarihsel gerçekler demesi ya da mükemmel, güzel veya başka herhangi bir sıradan terimi olağandışı bir biçimde tanımlaması da aynı sorunlu tutumun ürünüdür. Kitaplarının başlıkları için de geçerli olan bu can sıkıcı kavram karışıklıkları çoğunlukla daha bilimsel nitelikteki incelemelerinde ortaya çıkar; bu incelemeler söz konusu olduğunda, söz konusu karışıklıkların hem kendisini hem de okurlarını yanıltarak hesaplanamaz zararlar verdiği de kuşkusuzdur. Gerçekten de kusur ya da tikel sözcüklerine ve diğer pek çok terime yaptığı kullanımın, kendisinin düştüğü ve başkalarını da düşürdüğü birçok yanılgının temelinde yattığına kesinlikle inanıyorum. Ancak salt betimleyici bir üslupla yazdığında bu durum aynı ölçüde kendini göstermez.
Gaspard Dughet, İlyas ve Melek ile ManzaraAktarmak........
