Feriha Ece Uyar yazdı: Yansıma
Yaşlı kadın, eski ceviz ağacı çerçevenin üzerinde ellerini gezdirdi. Odanın içinde zamanın unuttuğu bir sessizlik vardı. Torunu, halının üzerine diz çökmüş, başını kadının dizine yaslamıştı. İkisi de ceviz ağacı çerçeveli aynaya bakıyorlardı. Aynaya bakıyorlardı fakat yansımalarını görmüyorlardı. Yansımaları yerine yaşlı kadının gençliği ile bakışıyorlardı. Kadının gençlik hali su gibiydi. Gür siyah saçlarını örmüş, başına bir tülbent geçirmişti, beli ise incecik, bir kibrit çöpünden halliceydi genç kız. En dikkat çeken yeri ne ince beliydi ne de gür saçları; acı dolu, kocaman siyah gözleriydi herkesi kendine kitleyen. Bir bakan bir daha gözlerini alamıyordu. Küçücük yaşına rağmen bu acı dolu gözlerin içinde bir ömre sığmayacak kadar hadiseler vardı, onları ilgi çekici yapan şeyde buydu zaten. Konuşmadan kendilerini, kederlerini anlatabiliyordu o güzel gözler. Kadının torunu da o gözlerde hapsolmuştu. Merak ediyordu minik, büyükannesi gözleri ne sebepten böyle acıklıdır ne sebepten böyle hüsranlıdır. Merakına yenik düştü minik, gözlerini genç kızın gözlerinden çekmeyerek sordu büyükannesine
“Gençliğin nasıldı büyükanne?”
Kadın, aynaya baktı. Gözleri derin bir kuyuydu, içinden yıllar çekilip çıkarılmayı bekliyordu. Bir zamanlar, camdan bile ince, uçmaya hazır bir kızdı. Beyaz bir elbisesi vardı, rüzgârın savurduğu. Ama sonra biri çıktı, dedi ki: “Beyaz fazla dikkat çeker.” O günden sonra koyu renklere büründü…
Aynanın yüzeyi titredi.
Aynada bir sokak belirdi. Taşları eski, gökyüzü griydi. Yağmur yağmamıştı ama sokakta hep bir ıslaklık vardı. Genç kız, kaldırımların köşesine basarak yürüdü. Sokakta ayakkabılarının sesi yankılanıyordu.
Annesinin sesi zihninde bir fısıltı gibi:
“Bacaklarını çok açma, çok gülme, sesini fazla yükseltme.” diyordu. Kız düşüncelere dalmıştı, annesinin ona kurduğu baskı, sözleri bir saniye bile olsun aklından çıkmıyordu. Ne kadar hoşnut olmasa da ayak uydurmak zorundaydı bu kurallara. Uymasaydı kim bilir başına neler gelecekti. Kız bunları düşünmekten bunalmıştı, kafasını kaldırdı. Karşı sokakta bir çocuk vardı. Mahalledeki terzinin oğlu, Okan. Siyah saçları alnına dökülmüş, kemik çerçeveli gözlüklerinin ardında bir çift meraklı göz. Göz göze geldiler. Kız, ellerini eteğinin cebine sakladı. Çocuk hafifçe gülümsedi. Belliydi, aralarında bir çekim oluşmuştu. Kız utanmıştı çocuğun karşısında, hatta kendini garipsemişti çünkü ilk defa böyle hissediyordu. Bu neydi? Aşk bu muydu? O da aynı şeyleri hissediyor muydu yoksa onun için sokaktan geçen sıradan bir kızdan mı ibaretti? Bunlar ve daha nice sorular geçiyordu kızın zihninden.
Akşamları penceresinin pervazına oturup kitap okuyan, okuldan dönerken ağır adımlarla yürüyen bir çocuktu o. Kız, uzaktan izlerdi. Bir şey yapamazdı, annesi öyle söylemişti ona:
“Kız kısmının elalemle işi olmaz, hele de oğlanlarla”
Bir gün, köhne bir kitapçıda karşılaştılar. Kız oğlanı gördüğüne çok sevinmişti fakat bu sevinci baskılaması gerekiyordu. Çocuk, raflardan bir kitap çekti, sayfaları hızlıca karıştırdı. Kız, göğsünün ortasında yankılanan bir şey hissetti, artık emindi bu aşktı, bu sevdaydı, bu yasaktı…
Dayanamadı kız, “Ne okuyorsun?” dedi fısıltıyla. Çocuk başını kaldırdı, gülümsedi. “Dünyanın en güzel hikâyelerinden biri.”
“Bana da okur musun?” Oğlan gülümsedi. “Okuma yazma bilmiyor musun?” dedi çocuk. Kız utanmıştı, bilmiyordu. Babası göndermemişti okula, “Kız çocuğunun okulda ne işi var, otur evde kadınlık vazifeni yerine getir. Kadının yeri kocasının ayağının dibidir, evinin mutfağıdır! Okul da neymiş.” Çocuk anladı ve gülümsedi. “Ben sana okurum, hatta okuyup yazmayı da öğretirim.” Kız ilk defa onunla ilgilenen biri bulmuştu. İçi kıpır kıpırdı kızın. Oğlana gülümsedi ve yanağına teşekkür mahiyetinde bir buse kondurdu.
Bu bir sevdanın başlangıcıydı. Bu sonun başlangıcıydı.
Sonraki günler, sokak aralarında fısıltılarla, saklanmalarla geçti. Sözcükler, bir pencereden diğerine uzanan ip gibi aralarında gerildi. Ama o ip hep inceydi. Hep kopmaya hazır haldeydi.
Bir akşam, kız eve döndüğünde annesi onu kapıda bekliyordu. “Seni kitapçının önünde gördüm.” dedi annesi. Kızın içi ürperdi. Annesinin sesi soğuktu, tehditkardı aynı bir bıçak sırtı gibi. “Ne yapıyordun orada?” Kelimeler kızın boğazında düğümlendi. Söyleyemezdi. Birine kitap okutmak, dünyanın........
© Edebiyat Burada
