Arzu Alkan Ateş yazdı: Kanguru Defteri
Japon yazar Kobo Abe’nin Kanguru Defteri, Monokl Edebiyat Yayınları tarafından dilimize çevrildi. Aydın Özbek’in çevirdiği Kanguru Defteri’nin absürt edebiyatın iyi örneklerinden biri olduğu söylenebilir. Bugüne kadar okuduklarından farklı bir roman okumak isteyen okurların dikkatini çekebilecek bir yapıt. Ancak gerçeğe sıkı sıkıya bağlı ve rüya anlatılarından hoşlanmayan okurları zorlayacak bir roman olduğunu da belirtmek gerekir. İlginç bir okuma deneyimi sunan Kanguru Defteri, gerçeküstü ve tekinsiz bir atmosfer sunuyor okuruna. Denilebilir ki roman baştan sona bir rüya ya da kâbus anlatısı. Kobo Abe’nin en çok tanınan romanı Kumdan Kadın’la kıyaslandığında okuması da anlaması da hayli emek isteyen Kanguru Defteri’ni, bütün edebiyat teorilerini bir kenara koyarak okumakta fayda var. Zaten kendisiyle yapılan bir röportajda Abe de bunu söyler. Okurun ona teslim olmasını ister. Aslında bütün romancıların arzusu bu değil midir? Bu benim dünyam. Bu dünyayı kabul edip etmemekte özgürsün. Kabul edip teslim olursan lütfen soru sorma! Oku ve okuduklarını benimsemeye çalış!
Kanguru Defteri, ilk başta Kafka’nın Dönüşüm romanını hatırlatıyor. Çünkü bir başkalaşım- metamorfoz- söz konusu romanda. Abe, Kafka’dan, Beckett’en beslendiğini inkâr etmiyor. Hatta Abe’nin Yeni Roman’dan, Yeni Dalga Sineması’ndan ve Absürt Tiyatro’dan beslendiği de söylenebilir. Bir şirket çalışanı olan kahramanın gerçeküstü hikâyesini anlatıyor Kanguru Defteri. Abe’nin beslendiği kaynakları aşarak özgün bir yapıt ortaya koymasındaki sır, elbette maharetinde saklı. Romanın gerçeküstü atmosferinde, insana ait gerçek duyguların romana ustaca serpiştirilmesinde bu maharetin büyük payının olduğunu söylemeli.
Roman, her biri çarpıcı başlıklarla adlandırılan altı bölümden oluşuyor ve bu bölümlerin birbirine bağlanması oldukça ilginç sonlarla sağlanıyor. Bitti sandığınızda yeniden başlayan roman içine doğru bükülüyor. Bir elmanın kabuğunu soya soya bitirememek neyse, romanın katmanları arasında dolaşmak da o. Tıpkı hayat gibi. Döngünün ebedi zaferi. Romanın uyandırdığı duygu bu döngüye teslim olmak. Belirgin bir olay örgüsünden söz edilemese de romanın konusu şöyle özetlenebilir. Hangi şirkette çalıştığını anlayamadığımız roman kahramanı, bir proje için şirket yöneticisi tarafından ödüllendirileceği haberini alır. Ancak bu ödül, şirketin her ay, özgün projeler yaratabilmeleri için elemanlarına hazırladığı bir tuzaktır. Şirket çalışanları, her ay şirketin kârını artırmasına yarayacak bir proje geliştirmek ve geliştirdiği projeyi bir kutunun içine atmak zorundadır. Çalışanlarından üst düzeyde yararlanma arzusu ve bu arzunun altında yatan kapitalist sisteminin dayattığı üretmek, her ne olursa olsun üretmek ve her koşulda tüketmek şiarı, kahramanın pek de umurunda değildir. Şirket kurallarına uyuyor görünmek için bir kağıda “kanguru defteri” diye yazar ve kağıdı kutuya atar. Görevini yerine getirdiğini düşünür. Ancak, şirket yöneticisi bu fikri oldukça ilginç bulur ve kahramandan bu projeyi geliştirmesini ister. Kahraman için bu absürt bir istektir. Çünkü ortada geliştirilecek bir proje yoktur. Öylesine karaladığı iki kelimenin dikkat çekmesi onu rahatsız eder. Evine gider, gece tuhaf rüyalar görür ve sabah kalktığında bacaklarındaki kaşıntıdan rahatsız olur. Bacaklarına baktığında derisinin gözeneklerinden fışkıran turp filizlerini görür. Romanın gerçeküstülüğü bu andan sonra başlar. Endişeyle bir dermatoloğa gider. Ancak muayenehanede bir sürü bürokratik engelle karşılaşır. Zaten romanın meselelerinden biri de bürokrasinin eleştirisidir. Kurumların bir türlü aşılamayan işleri yüzünden kahramanımızı doktorun görmesi öğleni bulur. Bu arada bacaklarındaki turp filizleri biraz daha büyür. Bekleme odasında durduğu sürece ona hiç de iyi davranmayan gözlüklü hemşire, görevini yerine getirirken, kan alırken, serum takarken oldukça ciddidir. Kendini tamamen işine vermiştir. Doktor ise kahramanımızın bacaklarındaki turp filizleri karşısında şaşkına dönmez. Her ne kadar daha önce böyle bir şeyle karşılaşmamış olsa da durumu çok abartmaz. İlkel bir ameliyathanede son derece modern bir yatağa ki, bu yatağın markası Atlas’tır, bağlanır. Bu andan itibaren doktor ve hemşire için kahramanımız bir nesneye dönüşür. Ona birtakım testler yapılır. Bir takım ilaçlar ve serumlar verilir. Bir sonda takılır. Hastanın tıp karşısında bir nesneye dönüşmesinin en güzel örneğidir romanın bu bölümü. Hastanın bir şey sorma hakkı yoktur. Teslim olmak zorundadır. Tabii romanı bugünün koşullarıyla değerlendirmemeliyiz. Hasta haklarının esamesinin okunmadığı bir dönemde hasta bir tür kobaydır tıp için. Abe’nin buna itirazı vardır. Her türlü sistem karşısında insanın değersizleştirilmesine, hiçleştirilmesine itirazı vardır. Abe, bunu yüksek sesle söylemez. Satır aralarında görür ve bu itirazı hissederiz. Gösterir. Ve göstermek anlatmanın önüne geçer. Seyrederiz. Bir rüyayı seyretmektir bu. Başkasının rüyasına dışardan bakmaktır. Romanın bundan sonrası bir rüya, kimi zaman da bir kâbustur. Takip edilebilir bir akıştan söz edilemez. Korkular,........
© Edebiyat Burada
